CENNET VE CEHENNEM
Şüphesiz ki, kıyamette yollar ayrılacak insanların bir grubu Cennet’e, diğer bir grubu da Cehennem’e gidecek cennet ve cehennem yaratılmış olup şu anda mevcutturlar. Hazreti Adem cennetten kovulmuş, Kur’an’daki (viddet lil kafirin - kafirler için hazırlandı” veya “muttakiler için hazırlandı” gibi lafızlar Cennet ve Cehennem’in halihazırda mevcut olduğunu gösterir. Bu noktada mirac hadisinin de ayrı bir yeri vardır.
“Cennette yüz derece vardır. Her derecenin arası sema ile arzın arası gibidir. Firdevs en yüksek derecedir. Onda dört cennetin nehirleri fışkırır. (Firdevsin) üstünde de Rahman’ın arşı bulunur. Allah’tan isterken firdevsi isteyiniz.” (Tirmizi-2533)
Cennetin Kapıları:
“Cennette sekiz kapı vardır. Onlardan birine reyyan denilir. Oruçlulardan başkası giremez.” (Buhari-2084, Müslim-1152)
Ahmet bin Hanbel, Muaz bin Cebel’den nakleder: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Cennetin anahtarı Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir.” buyuruyor.
Gölgeler:
Sıcağın alnında yanan bir kişi için rahatlığı ne ile anlatabilirsiniz? Ona serin bir gölgelikten bahsedersiniz. Şöyle yüksek bir yerde rüzgarın hafif estiği söğüt ağacının altı gibi kutuplarda titreyen bir müslümana serin bir yerden bahsetsen belki dinlemez bile. Rahmetin lapa lapa kar gibi yağdığını bahsetseniz, bizler için bir anlamı olabilir ama Afrika’da yaşayanlara rahmet sağanak halde inen bir yağmur gibi anlatılırsa kulaklar kabarır.
“Önceki resullerden sana bahsettiklerimiz olduğu gibi, bahsetmediklerimizde oldu.” (Nisa, 164)
Kur’an’da bahseden 25 Peygaberden önce de Peygamberler indi. Çin’e, Endenozya’ya, uzaklardaki bir adaya gidip görülme imkanı bulunmayan ülkelerdeki Peygamberlerden bahsetmek, belki dinleyenler için bir ütopyadan ileri gitmeyebilirdi. Ama bir İbrahim (a.s.), İsmail (a.s.), İshak (a.s.), Musa (a.s.), Süleyman (a.s.), Yakub (a.s.)... Ortadoğu’ya gidip bu insanların yaşadıkları yerleri, yaptıkları binaları görmek mümkün. Muhatabımıza anlatılan şeylerin umumun ve onun aklına uygun olması, aklından uzak olsa da diğer gerçeklerin varlığı onu inanmaya itecektir.
Bizler, Türkçe’de güzel ve iri gözü temsil için “sıpa gözlü” tabirini kullanırız. Belki de adada yaşayıp balıkçılıkla geçinen bir toplum için “uskumru gibi bir göz” makbuldur velhasıl...
Hadislerde: “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir kalbin (aklın)de tasavvur edemeyeceği” bir cennet insanlara anlatılır. Belki de cennette ifade edilen külgeler, meyveler, ırmaklar ve huriler bizlerin bu dünyadaki zevk anlayışımız bunlar olduğu için temsil edilmiştir.
Evet cennet vardır.
Evet ırmaklar, külgeler, huriler vardır, ama biz bunların keyfiyetini idrak edemeyiz. Bekleyip göreceğiz inşaallah.
“Kimin kalbinde zerre kadar iman varsa cennete girecektir.” (Buhari-ilim)
Şu kesindir ki: “Razı oldunuz mu (kullarım)?” diye sual buyurunca, cennet ehli: “Hiçbir yarattığına vermediğin şeyleri bize verdin. Bizlere ne oluyor da razı olmayalım.” diyecekler. (Buhari-6183, Müslim-2829)
Cennet ehli yiyecek, içecek ama tuvalet ihtiyacı olmayacak. Bunlar misk kokusu gibi bir koku ile vücuttan çıkacak. Cennet, güzel hurilerinden tek bir tanesi yeryüzüne indirilse yer ve sema onun ışığıyla aydınlanıp, onun güzel kokusuyla dolacak (Buhari ve Müslim). Unutmayın ne kadar güzel düşünürseniz düşünün, hiç bir kalp onu tasavvur edemeyecek.
Yedi adet (kat) cennet vardır. Firdevs, Adn, Huld, Naim, Me’va, Darusselam, Darulcelal. Bazıları ise dört tane olduğunu, bazısının bazısına bağlantısı olduğunu söyledi. Emekli ve ihtiyarların cennete giremeyeceğini de unutmayalım. Çünkü kaç yaşında olursanız olun orada otuz yaş civarında, güzel, has, parlak bir cemalde olacağız.
Hepimizi Alacak mı?
Geçmiş insanlara nazaran kıyamete daha yakın olduğumuzu, şu zamanlarda insan, çevresindeki İslam düşmanlarına bakıp, “cehennem bunlar ve bunlardan önceki Firavunlar, Nemrutlar ve ateşe lâyık olan herkes cehenneme sığacak mı” diye düşünürken, Hazreti Allah cehenneme sorar: “Doldun mu?” (helimtele’ti). Cehennem cevaben: “Daha var mı ya Rab?” (hel min mezid) diyecek.
Mustazaflar, üzülmeyiniz cehennem pek geniş.
Ateş:
Dünya ateşi gibi bir ateş değil. Bin sene kızartılmış, bin sene beyazlamış ve bin sene de kararmış bir ateş (hadislerdeki tabir). Kafiri sıkıca saracak bir azap. Allah’ın, zalimi zulmuyle bırakması makul müdür?
Buhari, Müslim ve Tirmizi rivayetinde Numan bin Beşir Efendimizden şöyle duyduğunu söyler:
“Kıyamet gününde ateş ehlinden bir insan için en hafif azap topuklarına konan ufak bir parça ateşten dolayı beyninin kanaması.” İçecek olan irin, kan vesair şeylerden bahsetmeye tahammülüm kalmadı.
Cebinde taşıdığı çakmakla bir haram gördüğünde elinin altına tutup pek de sıcakmış diye haramdan imtina eden akıllı insanlar gördüm. İnsan bütün ciddiyetiyle kendini haramlardan muhafaza etmeye çalışmalıdır. Zira bu işin şakası yok.
Ölen Çocuklar:
Müslümanların büluğa ermeden ölen çocuklarının cennete gireceği, cehennemi görmeyeceği söylenilir. Zirâ onlar mükellef değildirler. Kafirlerin büluğa ermeden ölen çocukları konusunda ise uzun tartışmalar olmutur. En iyi hüküm veren ise Hazreti Allah’tır.
Arş:
Büyük bir cisimdir ve Allah’ın yaratması ile var olmuştur. Üzerine oturmak için yaratılmamıştır. “Ve o arşı azimin de rabbidir.” Keyfiyetini en iyi yaratan bilir.
Kürsü:
Büyük bir cisimdir. Ama arş kadar büyük değildir. Kürsi de üzerine oturulmak için yaratılmamıştır. Keyfiyetini en iyi Yaratan bilir.
Kalem:
Allah’ın yarattığı diğer bir cisimdir. İbni Abbas (Allah ondan razı olsun) der ki: “Allah ilk önce kalemi yaratmış ve ‘yaz’ demiştir. ‘Ne yazayım’ sorusuna ‘kaderi yaz’ denilmiş ve kalem kıyamete kadar olacak şeyleri yazmıştır.” “Nun, kaleme ve yazdıklarına yemin olsun.”
CEHENNEM
Derin kuyu, ahirette kâfir ve günahkâr kimselerin azap Cekecekleri ceza yeri. Kur'an-ı Kerîm'de inanan ve güzel amel işleyen kimselere Cennet* vadedildiği gibi (el-Kehf 18/107); kâfir ve günahkâr kimselere de Cehennem vâdedilmiştir. Kâfir, münâfık ve müşrikler Cehennem'de ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azabları hafifletilmez. Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah'ın kendilerini affetmediği mü'minler ise Cehennem'de ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet'e girerler ve orada ebedî kalırlar. (Alâuddin Âbidîn, el-Hediyetü'l-Alâiyye, 468).
Allah Cehennem'i diğer yaratıklardan önce yaratmıştır ve şu anda mevcuttur, yok olmayacaktır. Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder:
"Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odun (kâfir) insanlarla taşlardır. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. " (el-Bakara, 2/24) "Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun. " (Âli İmrân, 3/131).
Enes b. Mâlik'ten rivâyet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Demin Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Ateş, insan cismine çok büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah'nı tutuşturulmuş ateşinin ismidir (Râğıb el-İsfahani, el-Müfredat, I02).
İşte Cehennem'in en açık vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına "nâr" kullanılır: "Şüplıesiz ki münâfıklar nâr (Cehenneın)'ın en aşağı tabakasındadırlar. " (en-Nisâ, 4/145).
Kur'an-ı Kerîm'de Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
"Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. " (el-Hicr, 15/44). Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:
a- Cehenneme girecekler çok olduğu için;
b- Cezalandırma azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için Cehennem'in yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:
1- Cehennem; yukarıda söz konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmişyedi ayetinde geçmektedir.
2- Lâzâ (alevli ateş): "Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir" (el-Meâric, 70/15).
3- Saîr (pılgın ateş): "O şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (el-Mülk, 67/5). Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir. (22/4; 31/21; 34/12 vs.)
4- Sakar (kırmızı ateş): "Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (el-Müddessir, 14/27)
5- Hâviye (uçurum): "O, kızgın bir ateştir " (el-Kâria, 101/9-11).
6-Hutame (kalbleri saran ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
7- Cahim (yanan kızgın ateş):
"Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar. " (el-Mâide, 5/10).
Cehennem'de görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü'nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Kur'an-ı Kerîm'de belirtildiğine göre;
a- Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatır: "Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır. " (el-Tevbe, 9/49).
b- Cehennem ateşi sönmez: "Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırz. " (İsrâ, 17/97).
c- Cehennem dolmak bilmez: "O,gün Cehennem'e: "doldun mu?"deriz. O! " Daha var mı?" der. " (Kaf, 50/30).
d- Kaynarken çıkardığı ses: "Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir topluluğun atılmasında bekçileri onlara: "size bir uyarıcı gelmemiş miydi" diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içerisindesiniz, demiştik " derler. " (el-Mülk, 67/6-9).
e- "Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. " (el-Mü'minün, 23/104).
f- "Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. " (el-Mü'min, 40/70-72).
g- İnkâr edenlere ateşten elbiseler kesilmiştir-. Başlarına kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine "yakıcı azabı tadın"denir. (el-Hâcc, 22/19-22).
h- Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir. (en-Nisâ, 4/56).
i- Ölümü isterler fakat azabları devamlıdır, ölmezler. (bk. 43/74-77; 35/36).
Hz. Peygamber'in ifadesine göre:
"Cehennem ateşi (miktarca ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır. Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. " (Tecrîd-i Sârih Tercüme ve Şerhi, IX, 50).
Kur'an-ı Kerîm, Cehennem ehlinin çekeceği azap ve yiyecekleri hakkında da bir takım tasvir ve izahlarda bulunur: "(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mi hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama vesilesi veya azap) kıldık. O, Cehennem'in dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklar. Sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır. (Yedikleri zakkum, boğazlarını yakar) Yanan boğazlarını dindirmek için içecek bir şey ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka içecek bulamazlar." (Sâffat, 37/62/67). "O ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacağız, (öyle ki) derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (en-Nisâ, 4/56).
Cezalar, işlenen suçlar cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine; elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.
Cehennem'in yakacağı hakkında da Kur'an'da bilgi verilmekte ve şöyle denilmektedir: "Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. " (et-Tahrîm, 66/6).
Kur'an'da Cennet ehli ile Cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu konuşmalardan nakiller yapılmaktadır: "O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sür'atle Cennet'e girmekte olan) müminlere derler ki: "(Ne olur) bize bakın da sizin nurunuzdan alalım." Onlara: "Arkanıza dönün de nur arayın!" denilir (Kendileriyle alay eden bu ses, onlara diyor ki: Arkada kalan dünyaya dönün nur orada aranır. Nurun kaynağı, dünyada yapılan işlerdir. Böyle denilir ve müminlerle münafıkların) aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet vardır. Dış yönünde de azap. (Münafıklar), onlara seslenirler: "Biz de sizinle beraber değil miydik" Müminler derler ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz. (İnananların başlarına felaket gelmesini) gözlediniz. Şüphe ettiniz, kuruntular sizi aldattı. Allah'ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz). O çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldattı. " (el-Hadîd, 57/13-14). Başka bir yerde de şöyle anlatılır:
"Cennet halkı, ateş halkına seslendi: Rabbimiz'in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbiniz'in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve aralarında bir ünleyici: Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye ünledi." (el-Â 'raf, 7/44-45).
İnsanın eğitimi ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından Cennet ve Cehennem inancının dünya hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin karşılığını, bulacağını ve Cehennem'deki cezânın dehşetini hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.
Ağaçlı bahçe; yeşillikleri bol bostan; sık dal ve yaprakları ile yeri gölgelendiren hurmalık ve bağlık.
Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât'tır.
Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur'an-ı Kerîm'de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
"Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va'dolunan, gördüğünüz şu Cennet'tir ki, O, Allah'ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah'a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. " (Kâf, 50/31-33).
"Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak Cennet'e, çok esirgeyici Allah'ın kullarına gıyâben va'd buyurduğu Adn Cennet'lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet'tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. " (Meryem, 18/60-63).
Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur'an'da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
"Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı." (Tâhâ, 20/76).
Kur'an'da Cennet'in niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel meskenler (et-Tevbe, 9/72)
2- Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân, 55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekân.
"Onlara Cennet'te bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)" (et-Tûr, 52/21).
"Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız Cennet'tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz." (ez-Zuhruf 43/71-73).
"Cennet şarabından (dünya Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" (Saffât, 37/47).
4- Cennet'te hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah'a sokacak söz işitilmiş. "Biz o Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" (el-Hicr, 15/47-48).
"Onlar Cennet'te ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm.. (birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." (el-Vâkıa, 56/25-26).
5- Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet'i aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet'teki eşsiz nimet ve saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir etmiştir:
"İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet'i ve oradaki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet şarabını Cennet'teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. " (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet'in tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis*in ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: "Salih kullanım için ben, Cennet'te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım." (et-Tâc, el-Câmiu li'l-Usül, fî ahâdisi'r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de, Rasûlullah (s.a.s.) Cennet'in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre mü'minler Cennet'te Allah'ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna "Rü'yetullah*" denir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de: "O gün Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. " (el-Kryame, 75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz. " (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.s.): "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde (Allah'ı görmek) vardır. " (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: "Cennetlikler Cennet'e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle buyuracak: " Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?" Cennetlikler de Şöyle derler: "Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet'e koymadın mı, bizi Cehennem'den kurtarmadın mı? (o yeter)." Rasûlullah sözlerine devam buyurarak: "Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. " (Müslim'in rivayeti, et-Tâc, V, 423).
Müminlerin Allah'ü Teâlâ'yı Cennet'te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. "Allah bilir" deriz. Kur'an ve Sünnet'te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: "Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan Cennet'e koşun. O Cennet takva sâhipleri için hazırlanmıştır. " (Âli İmrân, 3/133).
Enes b. Mâlik (r.a.)'den rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
"Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür'et edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. " (Aynı eser, II, 713).
Bu hadislerden de anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur'an ve Sünnet'te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet'e gireceklerdir. Bu kimseler Cennetliktir. Esasen Allah'a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet'te gerçekleşir: "Takva sahipleri, elbette Cennet'lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle, emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller. " (el-Hicr, 15/45-48).
Kur'an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah'ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24, 25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını dileyerek sabredenlere (er-Ra'd, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler (el-Bakara, 2/154) ve Allah'a yönelmiş bir kalble idealize olmuş müslümanlara "Allah'ın ölçüsünde Allah'a yönelenlere" (Kaf, 50/31-34) içinde ebedî kalınacak Cennet'e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur'an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
"İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol Cennetler'e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet'te duâları: Allah'ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; "Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine mahsustur." gerçeğidir" (Yunus, 10/9-10).
"Kim de O'na bir mümin olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. "
" Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle Cennetler' de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır" (Tâhâ, 20/75-76).
"İmran b. Husayn (r.a.)'dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40). Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
Cennet'e ilk giren bir cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak Cennet'e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı Cennet'tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet'in anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de "Lâ ilâhe illallah" demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez, "Muhammedün Rasûlullah" (Muhammed Allah'ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar Cehennem'de ceza gördükten sonra Cennet'e girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
"-Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)'in, Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona Cehennem'i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)" (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat inancına göre, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah" diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah'ın izniyle mutlaka Cennet'e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
Cennet Tabakaları: İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119). Bunlar:
1-Cennetü'n-Nâim: "Beni Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide, 5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra'd, 13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü'l-Firdevs: "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4-Cennetü'l-Me'vâ: "İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. " (Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü's-Selâm: "Halbuki Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En'âm, 6/127).
6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki, fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar İbn Abbâs Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da" olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim'in Ebû Sâid el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)
Aynî, "Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık" (el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, İstanbul 1309, VI, 539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir. Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI. 37-8)
CENNET VE CEHENNEM
10-1- KİRAMEN KATİBİN MELEKLERİ
VE MİZAN
Allahû Zülcelâl Hazretleri buyuruyorki;
45/ CASİYE-22: Ve halakallahüssemâvâti vel'arda bilhakkı ve litüczâ küllü nefsin bimâ kesebet ve hüm lâ yuzlemûn.
Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Her nefse kazandığının karşılığı, mücazat ve mükâfat olarak verilir. Onlara zulüm yapılmaz.
Rabbimizin bir ismi de El Hakk'tır. Hakkı tecelli ettirendir. Hak daima tecellidedir. Bütün nefsler mutlaka yaptıklarının hesabını vererek, sonunda kazandıkları ile ya cennet mükâfatına veya cehennem mücazatına sahip olacaklardır.
21/ ENBİYA-47: Ve neda'ulmevâziynelkısta liveymilkıyâmeti felâ tuzlemü nefsün şey'â ve in kâne miskaâle habbetin min hardelin eteynâ biha, ve kefâ binâ hâsibiyn.
Kıyamet günü adâletli mizanlar (teraziler) kurarız. Hiçbir kimseye hiçbir zulüm yapılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya çıkarırız. Hesap görücü olarak biz kâfiyiz.
Kişi zahiri âlem hayatında kazandığı bütün amellerin hesabını kıyamet gününde Mahkeme-i Kübra'da verecektir. Hakîmlerin hakimi olan Allah'ın huzurunda hiç kimseye haksızlık yapılmaz.
HADİD-25; Lekad erselna rüsülena bilbeyyinati ve enzelna ma'ahümülkitâbe velmiyzâne liyekûmennasü bilkıst.
And olsun ki, mucizelerle (Âyetlerle) Resûllerimizi gönderdik ve onlarla beraber kitabı (Kur'ân'ı) ve mizanı indirdik ki, insanlararasında adaletle hüküm edilsin.
Kitap, her devirde Allah'ın insanlara yol gösterici ve irşad edici olarak gönderdiği tüm emirleri içerir. Mizana gelince, her hayır ve şerr, fiilin herhangi bir kişi tarafından işlenmesi halinde kazandıracağı pozitif ve negatif dereceleri bildiren sistemin adına Allahû Tealâ mizan diyor. Demek ki Rabbimiz her saniye ve daha küçük zaman parçaları içinde yapmamız gereken tüm amelleri âyetlerle Kitapta açıklamıştır. Bu amellerin karşılığı pozitif ve negatif puanlar olarak mizanda mevcuttur. O halde mizanda, kainatta oluşabilecek her amelin karşılığı olan pozitif ve negatif puanların bütünü mevcuttur.
ŞURA-17: Allah-ülleziy enzelelkitâbe bilhakkı vel miyzân ve mâ yüdriyke le'allessâ'ate kariyb.
Mizan ve hak olarak kitabı indiren Allah tır. Ne bilirsin ki belki kıyametin kopması yakındır.
Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi zahiri âlem hayatı yaşanırken kazandığımız fiillerin karşılığı hesap gününde bize mükafat veya mücazat olarak veriliyor. Gerçekten Rabbimiz sağ ve sol omuzlarımızda her an amellerimizi ve düşüncelerimizi dahi kaydedecek vazifeli kiramen katibin melekleri tayin etmiş yerleştirmiştir.
İNFİTAR-10,11,12: Ve inne aleyküm lehâfiziyn kirâmen kâtibiyn ya'lemûne mâ tef'alûn.
Şüphesiz üzerinizde bütün ef'alinizi kaydeden kerîm kâtipler (yazıcılar) vardır.
Sağımızdaki melekler bizim sevaplarımızı kronolojik sıra halinde mizandaki karşılıklarıyla birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Solumuzdaki melekler ise günahlarımızı mizandaki karşı gelen rakamlar (derecat) ile birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Eğer sevaplarımız fazla ise film sağda tamamlanacaktır. Mizan da ağır olacaktır.
ARAF-8: Velveznü yevmeizinil hakk, femen sekulet mevaziynühü feülâike hümülmüflühûn.
Kıyamet günü mizanları ağır gelenler kurtulmuştur.
Eğer günahlarımız fazla ise film solda tamamlanacaktır. Mizanımız da hafif olacaktır.
ARAF-9: Ve men haffet mevaizinühu feulâikelleziyne hasirû enfüsehüm bimâ kânû biâyâtina yazlimûn.
Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlarda âyetlerimize zulüm etmeleri sebebi ile nefslerini ziyana ve hüsrana düsürenlerdir.
28 Temmuz 2008 Pazartesi
CEnneT Ve CeHennem
Hacı Bektaş Veli
DOĞUMU VE SOYU:
Asıl adı MEHMET’tir.Bektaş mahlasıdır.Horasan’ın Nişabur şehrinde doğmuştur.Anası ve Babası Türk soyundandır.Annesi Şeyh Ahmet’in kızı Hatem Hatun ,babası seyyid Sultan İbrahim Sani’dir.
Doğum ve ölüm tarihleri ihtilaflıdır.Bazı kaynaklar doğum ve ölüm tarihi olarak (1248-1337)miladi tarihlerini gösterirken ,bazıları da (1209-1271)tarihlerini kaydetmektedirler.Bunlardan birincileri,Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya geliş yılı olarak 1270-1280 yıllarını göstermektedirler.Biz de bu görüşü paylaşanlardanız.
Hacı Bektaş’ı babası İbrahim Sani ,o zaman Nişabur’un en meşhur alim’i ve Ahmet Yesevi dervişlerinden olan Lokman-ı Perendeye-Lokman-ı Horasani de denir-götürerek okutmasını rica etmiştir.
Lokman Perende zahir ve batın ilimlerini Hacı Bektaş’a öğretti.Üstün zeka ve kabiliyeti sebebiyle kısa zamanda çok şey öğrenen Hacı Bektaş,hocasının da izni ile masivayı terk ile uzlete ve riyazata meyletmiştir.
Lokman Perende ‘den zamanının bütün zahir ve batın ilimleri ile Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin yolunu ve tarikatını öğrendikten ve riyazat ve uzlet ile de belli başlı mesafaleri katettikten sonra,Nişabur şehri ilim şehri ilim muhiti kendisine dar gelmeye başlamıştır.o devrin yaygın olan kanaatına göre ,ilmin yarısı seyahatta idi.bu kurala uyarak,Şeyhi’nin de müsaadesiyle Bedahşan şehrine gitti.
-Erdiğim sırdan ve bildiğim ilimlerden başka neler var?diye merak ediyordu.Bedahşan’daki alimlerle görüştü,tekrar Nişabur ‘a döndüğünde:
-Anadolu’ya geçmesi muvafık görüldü,denildi.Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin maneviyat aleminde :
-Sulucakarahöyük bugünkü Nevşehir ili hacı Bektaş ilçesidir.
ANADOLU’YA GELİRKEN GEZDİĞİ YERLER:
Hacı Bektaş Veli ,Nişabur’dan kalkıp doğrudan Anadolu’ya gelmemiştir.Horasan Erenleri kendisine destur verip,gönderdiklerinde .Arap alimlerini de görmek.onlarla sohbetler ve ilmi münakaşalar etmiştir.Ayrıca Hazreti Ali’nin türbesinin bulunduğu Necef ‘te kırk gün süreli bir riyazat ile ’’çile’’ çıkarmış ,oradan hac farizasını da yapmak üzere mukaddes topraklara hareket etmiş ve Mekke ‘de üç yıl ikamet etmiştir.Bu üç hacv mevsiminde üç kere de hacccetmiştir.Daha sonra ,Hazreti Peygamber efendimizi ziyaret etmek üzere Medine-i Münevvere’ye geçmiş ve burada da bir riyazat ile ‘’çile ‘’ çıkarmıştır.
Çile veya riyazat çıkarmak ,insanın nefsini terbiye etmek ve Cenab-ı Hakk’a yakınlık peyda etmek amacıyla ,kırk gün bir hücrede ibadetle meşgul olmak ve her gün azalan bir gıda ile yetinmektedir.Bu, günlük gıdanın günde bir hurma veya zeytine kadar düştüğü olur.Dünyanın kötülüklerinden arınmak ve nefsini terbiye ederek ,kendisini Allah’a teslim etme yolu olarak bilinen bu usul bütün tarikatlarda uygulanmıştır.Buna ‘’erbain çıkarmak’’da denilir.Eski tekkelerin hepsinde bu tür erbain çıkartılan ,riyazat yapılan veya çile çekilen özel yerler vardır.Nitekim Hacı Bektaş Veli türbesinde de ‘’çilehane’’bugün de vardır.
Daha sonra Kudüs ve Halep üzerinden Anadolu’ya asıl görevli olduğu bölgeye geldi.Halep’te Cami-i Kebir’de ‘’Davud Peygamber’’türbesinin bulunduğu yer ile Elbistan ‘da ‘’Eshab-ı Kehf’’mağaralarında da kırkar günlük çileler çıkardı.
Daha sonra ,Sulucakarahöyük civarında ‘’kayı’’köyüne gelip yerleşti.Oradan da Sulucakarahöyük’e geçti ve kendi adına bir tekke kurarak irşada başladı.
HACI BEKTAŞ VELİ EVLENDİ Mİ ?
Bu konu,Bektaşiler arasında ihtilaflı olan konuların başında gelmektedir.Bu itibarla da önemli bir konudur.Çünkü,tarikat mensuplarının iki ana kola ayrılmasında ,Hazret’i Pir’in evlenip evlenmediği görüşleri etkili olmaktadır.
1826 yılında Yeniçeriliğin lağvı ve onu takibeden günlerde de Bektaşi tekkelerinin kapatılması ve Bektaşiliğin’’Kanun dışı’’sayılmasından sonra bazı Bektaşi kaynaklarının zarar görmesi Bektaşilikle ilgili çalışmaları güçleştirmektedir.
İlerde izah edilecek olmakla birlikte,yeri gelmişken söylenilmesi gereken bir husus var.O da 1826 tarihinde vukubulan Yeniçeriliğin lağvı ve Bektaşiliğin kapatılması da dahil olmak üzere o yıllarla ilgili tarih ve diğer sosyal ilimler alanlarında araştırmaların olmayışıdır.
Tarikat-ı Aliyye Bektaşiye namında bir kitap yazmış bulunan Münci Baba ,Hazreti Pir’in evliliği konusunda aynen şunları söylüyor.
-Benim Pirim müteehhil ‘’evli’’idi ve hala nesli aliyyesi bihamdillah payidardır.Menkuha-i ‘’muhterem eşleri’’ise Kutlu Melek,Kadıncık Ana denilmekle maruf (FATMA NURİYE)nam hatun-u mübarektir.
Biz de Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin evli olduğu kanaatını paylaşıyoruz.
Bektaşilerden bir bölümü,özellikle de Arnavut asıllı olanlar,Hazreti Pir’in hiç evlenmediği kanaatindedirler.Buna ‘’mücerredlik’’denilmektedir.Bu görüşte olan Dede ve Baba’lar da Pir’e hürmeten evlenmezler.Bunlara da mücerred baba veya dede denir.
Mücerred kelimesi bu konuda hiç evlenmemenin karşılığı olarak kullanılmış ise de ,tarikat ve tasavvuf istılahı olrak ,başka anlamlarda da kullanılmıştır.Bu anlamda tecerrüd veya mücerred olma hali;ağyardan ve masivadan kat’ı alaka (ilgiyi keserek)ile ancak Cenab-ı Hakka teveccüh etmek demektir.Onun için birisi hakkında ‘’alemi tecerrüdde idi’’sözü ,o evli değildir,anlamı yerine, o zatın gönlünde dünya ve dünya nimetleri yerine Cenab-ı Hakkın aşkı vardı,o masivadan kurtulmuş ,nefsini aşmış ,Hakka ulaşmış demek olurdu.
İşte bu anlamda Hacı Bektaş Veli de mücerred idi.
Hacı Bektaş Veli’nin evli olduğu görüşünde olanlara göre ,çocuları da olmuştur ve bunlara da ‘’Çelebi’’adı verilir.Bugün de kendilerine Çelebi denilen kişiler vardır.Bunların Çelebi olduklarına dair çeşitli padişah fermanları da bulunmaktadır.
Çelebilere,soydan gelen ve soyu devam ettirenler anlamında ‘’beloğlu’’da denilir.
HACI BEKTAŞ VELİ’NİN ŞECERESİ:
Hacı Bektaş Veli Türkistanlıdır.Babası da dedesi de Türk’tür. Bunda hiçbir tereddüt yoktur.Bunun böyle olmasına ve böylece de bilinmesine rağmen,Bektaşiler arasında ,O’nun ‘’seyyid’’olduğuna inanılır.bunun münakaşası dahi yapılmaz.
Velayetname’de babası ,lakabı ibrahim Sani olan Seyyid Muhammed,O’nun babası Musa Sani ve O’nun da babası İbrahim Mükeremmül Mücab olarak zikredilmekte ve İbrahim Mükeremül Mücab’ın Sultan’ı Horasan İmam-ı Ali Rıza’nın da ana-ata bir küçük kardeşi olduğu ,imam Ali Rıza’nın da Musa Kazım Hazretlerinin evladı olduğu belirtilmektedir.
Yine Velayatname’ye göre,imam Musa Kazım Hazretlerinin 3+9 oğlu vardır.Bunlardan 16 tanesi lakaplı,yani Musa Kazım Hazretlerine nisbet edilerek söylenen isimleri vardı,diğerleri ise lakapsızdı.Musa Kazım Hazretlerinin kız çocuklarının sayısı ise,19 ‘dur.
İşte Hacı Bektaş Veli de bu lakapsız olan evlatlarından gelmektedir,şeklinde bir telkki vardır.
Bektaşiler arasında Hacı Bektaş Veli’nin ‘’Şecere’’si olarak sayılan bir ‘’silsile’’listesi vardır.Biz bunun,onun soyunu gösteren bir ‘’şecere’’olmaktan çok,tarikat olarak bağlı olduğu kabul edilen bir ‘’silsile’’olabileceği kanaatini taşıyoruz.
Tarikat silsilesi,tarikatın Hazreti Peygamberden,bilinen ve bağlanılan şeyhe nasıl geldiğini ,kimden kime geçmek suretiyle geldiğini gösteren bir soy kütüğüdür.
Bektaşi kaynakları ,Hacı Bektaş Veli’yi,yedinci’’imam’’olarak bilinen Musa Kazım Hazretlerinin soyundan geldiğini yazarlar ki,Musa Kazım Hazretleri Cafer-i Sadık Hazretlerinin oğludur.
Musa Kazım Hazretlerinden aşağıya doğru silsile şöyledir:
Oğlu Seyyid İbrahimül Mükeremül Mücab Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Hasan Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Muhammed Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Mehdi Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid İbrahim Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Hasan Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid İbrahim Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Mehmet Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Ishak Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Musa Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid İbrahim Sani Hazretleri,
Onun oğlu Seyyid Hacı Bektaşi Veli Hazretleri.
Bunun dışında çeşitli kaynaklarda Hacı Bektaşi Veli’nin tarikat silsilesi olarak da bir takım silsileler gösterilmektedir.Bunlardan birisini Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’dan naklen vermekle yetinilmektedir.
Horasanlı Hacı Bektaşi Veli ,tarikatı Şeyh Lokman Perende’den,o da Hoca Ahmet Yesevi’den ,o da Şeyh Nasrullah Hasan Senceri’den ,o da Şeyh Rüknüddin Ebu Muhammed Cürcani’den,o da Şeyh Kudbuddin Senabadi’den,o da Kadi Muhammed Buhari’den,o da Ebu Bekir Muhammed Haili’den,o da Şeyh Abdullah Vasıti’deno da Ebu Cafer Şehid Tahir Meşhedi’den,o da Şeyh Muhammed Eslem Tusi’den ,o da İmam Ali Rıza’dan o da babası İmam Musa Kazım’dan,o da İmam Cafer Sadık’tan,o da babası Muhammed Bakır’dan,o da babası İmam Zeynelabidin’den ,o da babası İmam Hüseyin ‘den,o da babası İmam Hazreti Ali’den almıştır.
Bu silsilenin bazı tabakalarından bazı şahısların değiştiği başka silsilelerden de bahsedilmektedir.
Şurası kesin ki,bu tarikat Türkistan yoluyla Hazreti Peygambere dayanmaktadır.
SEYYİD VE ŞERİF NE DEMEKTİR?
Seyyid ve şerif sıfat olarak Hazreti peygamberin kutlu soyuna mensup olanlara verilen isimlerdir.
Hazreti Peygambere ümmet olma şerefi yanında,ona kan bağı bakımından yakın olanlar her devirde itibar görmüştür.Özellikle de Türkler arasında ...
Peygamber soyuna karşı yapılan saygısızlık ,hakaret ve kıtal sıralarında Türkler Müslüman değildiler.
Müslüman Türkler,Hazreti Peygamber soyuna çok büyük saygı göstermiş;Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bunların ‘’Şecere’’leri,yani soy kütükleri özel olarak tutulmuş,ayrıca kendilerine de özel imkanlar tanınmıştır.
Bu soy kütüğünü tutmaya memur olanlara’’Nakibül-Eşraf’’ünvanı verilirdi.Bu memurlarca tutulan soy kütüğü defterlerinin tamamına yakını Başbakanlık Arşivi’ndedir.Bir kısmının da Şer’iye Sicilleri içinde olduğunu biliyoruz.
Hazreti Peygamberin Arap soyundan olması,Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması gibi sebeplerle,halkımız arasında ,Arapların daha fazla Müslüman oldukları veya olacakları şeklinde bir telakki vardır.Bu telakkinin de etkisiyle,değişik zamanlarda pek çok kişi,daha fazla Müslüman olduğunu anlatmak veya gö0stermek kastıyla soyunda seyyidler veya şerifler bulunduğunu söylemiştir.
Bu iki kelimeden ‘’Seyyid ‘’kelimesi Hazreti Peygamberin mübarek torunlarından Hazreti Hüseyin soyundan gelenler için ,’’şerif’’kelimesi de Hazreti Hasan soyundan gelenler için kullanılmıştır.
Günümüzde seyyid veya şeriflik iddiasında bulunan pek çok kişinin yukarda adı geçen ‘’Nakibul-Eşraf’’adlı memurlarca tutulan defterlerde adlarının bulunmadığı bilinmektedir.Bu tür kişilerin iddialarının yukardaki düşünceyle ortaya çıkmış olabileceği görüşü paylaşılmaktadır.
HACI BEKTAŞ VELİ VE SULTAN ORHAN
Tarih-i Lütfi başta olmak üzere ,Şakak-i Numaniye ve Kamusul-A’lam gibi pek çok eserde Hacı Bektaş Veli’nin Sultan Orhan zamanında yaşadığı ve onunla görüştüğü kayıtlıdır.Bazı kaynaklar bu ikisi arasında görüşme olmadığını,ancak Sultan Orhan’ın Hacı Bektaş Veli’ye bir grup adamını göndermek suretiyle arada elçilerle görüşmenin yapıldığını yazmaktadırlar.
Her iki görüş sahiplerinin de birleştikleri bir nokta var: O da Sultan Orhan düzenli Osmanlı ordusu olan ‘’Yeniçeri ocağı’’nı kurarken bu askerlere Pir Hacı Bektaş Veli’nin dua etmesini istemiş olduğudur.Hünkar Hacı Bektaş Veli de,bu askerlere dua etmekle birlikte,bunlara ‘’Yeniçeri’’adını da o vermiş ve elinin sürekli onların başı üzerinde olduğunu da ima etmek üzere ,yanına gönderilen askere dua ederken elini başı üzerine koymuş ve giydiği elbisenin kolu ,askerin başından arkaya doğru sarkmıştır. Bunun hatırasına ve bu elin sürekli başlarında bulunmasını temenni etmekten dolayı da Yeniçeri askerinin başına giydiği serpuşun arkaya kol şeklinde sarkan bir şekli vücuda gelmiştir.
Ahmet Yesevi Hazretlerinin ocağından gelen milliyetçi-türkçü düşünce sebebiyle ,yeni kurulmakta olan Türk Devletini ayakta tutacak güç olan askerin,Türklük şuuruna bağlanması amacıyla Sultan Orhan tarafından bunun şuurla yapılmış olması fevkalade mantıklı ,tutarlı ve yerinde bir harekettir.
LAKAPLARI:
Hacı Bektaş Veli,diğer din ve devlet büyükleri gibi çeşitli sıfat ve lakaplarla da anılmıştır.Bunların en belli başlıları:Hünkar,Hazreti Pir,Gaziler ,Serdarı,Alp Erenler Serçeşmesi...dir.
HORASAN ERENLERİ:
Anadolu’nun Türk yurdu olması ve bunun da kıyamete kadar devam etmesi için,Ortaasya’dan akın edip gelen Türklere rehberlik eden, halkın yerleşmesini,islamlaşmasını sağlayan büyük insanlar,Hak dostları,Horasan tarafından gelmiştir.Bunun için de bu misyonu üslenen ve bu kutlu işi yapan kimselere ‘’Horasan Erenleri’’denilmiştir.’’Gazi Dervişan’’ deyimi de aynı şeyi ifade eder.
Çağlarının maddi ve manevi ilimlerini de en iyi derecede bilen bu kutlu insanlar ,genellikle tek elden yetiştirilip,tek ülkü için Anadolu’ya gönderilmişlerdir.Bunların yetiştirildikleri ülkü; Anadolu’nun ebedi Türk Yurdu yapılması ülküsüdür.Bu ermiş dervişleri yetiştirip gönderen büyük,’’Hazreti TÜRKİSTAN’’ olarak da adlandırılan Şeyh Ahmet Yesevi Hazretleridir.
Horasan Erenlerinin diğer meşhurları arasında ,Sultan Osman Gazi Hazretlerinin Şeyhi,Hocası Şeyh Edebali,Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi ünlü isimler de vardır.
HACI BEKTAŞ VELİ’NİN ÖLÜMÜ VE MEZARI
Miladi 1337 tarihinde Hacıbektaş ilçesindeki,halen medfun bulunduğu yerde vefat Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretleri geleneğe uyularak,tekkesinin içine defnedilmiştir.Kaynaklar ,buranın Hazretin kendi evi olduğundan bahsetmektedir.
Hazreti pir’in hayatta iken ,aynı zamanda ev olarak da kullandığı dergah,bugün bir türbe olarak bulunmakta ve bu türbe içinde kendi soyundan gelen ve ‘’Çelebi’’olarak adlandırılan kişilerin mezarlarını da muhafaza etmektedir.
Kültür Bakanlığı’na bağlı ‘’müze’’olarak muhafaza edilen dergah tarikata ait hatıra eşya ile ,tekkelerin açık olduğu devirde kullanılmakta olan bir kısım eşyaların da sergilendiği bir yer olarak ziyaretçilerine kapısını açmaktadır.
HACI BEKTAŞ VELİ’NİN ESERLERİ:
Hacı Bektaş Veli tarafından yazıldığı bilinen ve günümüze kadar ulaşmış iki eseri vardır. Bunlardan birincisi,orijinali Arapça olan ‘’MALAKAT’’ adlı eseri, diğeri de ‘’ŞERH-İ BESMELE’’ adlı kitaptır.
Bunlardan ‘’Malakat’’ondördüncü asır türkçesiyle yapılan tercümelerin Arapça aslı ile de karşılaştırmalı olarak Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyelerinden Prof. Dr.Esat COŞAN tarafından Doçentlik tezi olarak hazırlanmış ve yayımlanmıştır.
İkinci eseri’’Şerhi Besmele’’ise,orijinal tercümesi Rüştü ŞARDAĞ tarafından manisa il Halk Kütüphanesi el yazmaları arasında bulunarak neşredilmiştir.
Bunların dışında Hazreti Hünkar’ın eserlerinden bahsedilenler var ise de bugün elimize ulaşmamıştır.
Hacı Bektaşi Veli’nin Kerametleri:
Hünkar Hacı Bektaş Veli ile ilgili kerametleri diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi’nde 714 numarada kayıtlı Derviş Hamdi İbni Hacı Hüseyin tarafından istinsah edilen ‘’Velayetname-i Hazreti Hünkar Hacı Bektaş El Horasani’’adlı yazma nüshadan alınmıştır.Dil ve uslüp özelliklerine de mümkün mertebe dokunmadık.
1-Hünkar Adı Nereden Geliyor ?
Şöyle rivayet olunur ki, Hacı Bektaş Veli’ye Şeyh Lokman ilim öğretirken eytti:
-Ya Bektaş !Abdest için dışardan bir ibrik su getir.
Bektaş eytti:
-Ey hoca !Bir nazar etseniz ,mektep içinde bir su çıksa ki,taşradan getirmeye hacet kalmasa!
Şeyh Lokman eytti:
-Bizim o kadar kudretimiz yoktur,eğer sen de o kudret varsa,göster görelim.
Hemen Bektaş mübarek ellerini kaldırıp arz-ı hacat eyledi.Şeyh lokman ‘’Amin’’dedi.Eli yüze sürüp secdeye vardı.Hemen ol mektebin ortasından zülal gibi bir mahbub su çıktı,kapıya doğru revan oldu.
Şeyh Lokman Bektaş’tan bu velayeti görüp sevinçle:
‘’Ya hünkar!’’dedi.Ondan sonra isimleri Hünkar Bektaş oldu.
2-Arafata Giden Bir Tepsi Bişi:
Naki olunur ki,Şeyh Lokman Perende ,Kabe’ye azmeyledi.Ta kim,Beytullah’ı tavaf edip hac erkanın yerine getire.
Bir gün Arafat’a Vakfe’ye çıktılar.Şeyh Lokman Perende,yanında olan yoldaşlarına eytti:.
-Bugün arife günüdür.Şimdi bizim evlerimizde bişi bişirirler,olsa,yer idik dedi.
Şeyh Lokman Perende’nin Arafat dağından ,yoldaşlarına bu sözü söylediği velayetle Bektaş Hünkara keşf oldu.Meğer Şeyhin evinde o gün bişi bişirirler idi.Varıp Hocasının ehlin eytti:
Bir miktar bişi ver,Hocama götüreceğim!dedi.
Ol dahi latife zannederek,bir tepsiye bişi koyup verdi.Bektaş Hünkar alıp taşraya geldi.Fi’l-hal ol bişiyi götürüp ,hocasının önüne koydu.Şeyh Lokman bu hali görüp bildi kim,hikmet nedir?
Ol bişi ile iftar edip,tepsiyi pünhan eyledi.Vakta kim,hicazdan dönüp Horasan’a yakın geldiler,cümle Nişabur halkı Şeyh Lokman Perendeye,haccı kutlamaya karşı çıktılar.Elin açıp haccınız mübarek olsun dediler.
Şeyh Perende eytti:
-Hacı Bektaş Hünkardır.Varın,anı ziyaret edin!deyu Horasan halkına söyledi.
Horasan şeyhleri bu sözü işitip eytti:
-Ya Hacı Bektaş Hünkar kimdir?
Lokman Perende Hacı bektaş Veli’yi gösterdi.Vaki olan bişi maddesini nakletti.Anlar eyttiler.:
-Bu hod bir iştir,neden hacı oldu?
Şeyh Lokman eytti:
-Her kaçan kim,Kabe’de namaz kılardım,her dem farzı benimle beraber eda eyledi,dedi.Namaz fariğ olunca ,gaib olurdu,dedi sair kerametlerini de anlatıp,bişi gelen tepsiyi çıkarıp gösterdi.
3-Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Darı Üzerinde Namaz Kılması:
Sultan Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerine bir talip gelse, kurban kesip etini yerlerdi.Postunu tekbirleyip,hazırda ne bulunursa başına giydirirlerdi.O da kisve ederdi.
Halifeler bir gün ittifak edüp,eyttiler ki,ol emanetleri şeyh hazretlerinden talep edelim,şayet olaki birimize vere,dediler.
O sabah halifeleri tekkede meydan odasına cem oldular.Hocanın meydan odası o kadar geniş idi ki,hepsi seccadelerini serip,ortaya da büyük bir ateş yaktılar.
Hoca Ahmet Yesevi, sabah namazından sonra geldi,hepsi yerine oturdu. Dua , sena edilip, selatü selam okunduktan sonra ,Hoca Ahmet Yesevi bunların yüzüne bakıp ;
- Gönlünüzdekini söyleyin,işidelim,dedi.
Halifeler dile gelip, emanetleri dilediler. Meğer o esnada , mühiplerden biri, biraz darı getirmiş idi. Meydanın bir tarafına dökülüp cec olmuş idi.
Hoca Ahmet eytti:
-Ol istediğiniz şeyler , ol kimsenin hakkıdır ki , iş bu cec olmuş darı üstüne seccade serip iki rekat namaz kıla,bir tane darı dahi yerinden oynamaya!.. Kubbe-i Elifi Tac durduğu yerden kalkıp başına gele ve hırka dahi eğnine gele,çerağ dahi ruşen olup önüne gele ve sofra dahi kendiliğinden önüne gelip yayıla ve alem dahi kendiliğinden önüne gelip yayıla ve alem dahi kendi ayak üzre önüne dikile ve seccade dahi kendiliğinden gelip altına yayıla!
Sizin içinde bunu böyle edecek kuvvet sahibi var mı? Eğer varsa dile gelsin! Dedi ,cümlesi süküt eyledi.
Hoca Ahmet Yesevi:
-Siz bu düşünceden vaz geçin,sahibi yakında gelir,dedi.
O anda hazır olan halifelerden hiç biri,ben bunu yaparım ,diyemedi.
Bu sohbet esnasında iken,Türkistan Erenleri,bir yere cem olup emanetleri talep ettikleri Hacı Bektaş Veli’ye ,velayet kuvveti ile malum oldu.Filhal Horasan’dan azmedüp,ol saatte,meclis dağılmadan Hoca Ahmet Yesevi’nin meclisine erişti.
Selam ve sebahül aşk,deyip içeriye ,meydana girdi. Dahi eliyle halifeleri aralayıp oturmak istedi. Hemen Hoca Ahmet Yesevi ayağa kalkıp ,ileri gelip,tazimle selamını aldı. İzzet ,ikram ve terkim eyledi. Halifeler de bunu görünce ,kalkıp onlar da tazim ettiler.
Hoca Ahmet Yesevi, Hünkar’ı yanına alıp oturttu. Halifeler bakıp eyttı:
-Ol emanetlerin sahibi bu zatı şeriftir kim,eşidip geldi,dedi.
Hünkar ,kaziyeyi istifsar eyledi. Hoca Ahmet Yesevi de zikrolunduğu gibi anlattı. Andan sonra Ahmet Yesevi eytti:
-Ya Hacı Bektaş! Ol nasip senindir!
Hacı Bektaş dahi kalkıp seccadesini eline alıp cecin yanına geldi.
Bismillahi ve biemrrillah! Deyip seccadeyi darının üstüne attı. Seccade muallak darı üzerine yayılıp durdu. Hacı Bektaş Veli dahi Dergah-ı Hakk’a karşıiki rekat namaz kıldı. Hiçbir tane hareket etmedi.
Namazı tamam edip aşağı inidi. Yerine gelip oturdu. Bundan gördüler ki, Kubbe-i Elifi Tac ,pervaz vurup yerinden kalkıp Hünkar Hacı Bektaş’ın başına geldi. Halifeler ve dervişler görüp,cümlesi selatü selam getirdiler.hırka-i şerif dahi kalkıp Hünkarın eğinine geldi. Çerağ dahi kudretten ruşen olup ,Hünkar’ın önüne geldi. Sofra dahi ,kendi gelip meydana yayıldı . alem de kendi gelip, Hünka’ın önüne dikildi. Seccade de gelip altına yayıldı.
Herkez hayretle dona kaldı.
-Bunun gibi kudret ve kuvvet sahibi bir er bu beldede karar ederse ,bizim demimiz,davranımız olmaz,diye kalplerinden geçirdikleri Hoca Ahmet Yesevi’ye malum oldu.
Hazreti Hünkar dahi bu emanetlerin hepsini getirip,Ahmet Yesevi’nin önüne koydu. O da erkan üzre biat verip,usule uygun olarak bu emanetleri Hacı Bektaş’a iade etti. İcazet verip eytti:
-Ya Bektaş! İmdi tamam nasibin aldın! Hem sana beşaret olsun kim, Kutbul Aktab’lık mertebesi senindir. Kırk yıl hüküm vardır. Şimdiye kadar bu hal bizde idi, şimden geru senindir . bundan sonra biz dahi fena darında çok inlemeyüp ahirete rıhlet ederiz. Sen dahi Rüm’a teveccüh ve azimet eyle!
Rüm’da sermest abdallar ve küçükler ,meşrepleri rast ve silsileleri Muhammed,Ali’ye çıkar. Lakin tariki kat’idir ve seni Rum Abdallarına baş kıldık ve Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik’ayruk sana desturdur,eğleme! Dedi.
Kerametlerin kısaca Tahlili:
Bektaşiler arasında yaygı olan bu ve benzeri kerametler üzerinde durup düşünülmesi gereken bu yapılmamaktadır. Çünkü, Hazreti Hünkar’ın efsanevi şekle bürünmüş olan hayatı,anlatıkları ve mesajı hakkında en iyi bilgileri yine ona nisbet edilen kerametlerden çıkarmak mümkündür.
Göze ilk çarpan şey, okumak ve ilim öğrenmektir.lokman perende’den ilim öğrenmeye başlayan Hazreti Hünkar’ın ilim ve irfanda onu geçtiği görülmektedir. Bu ve benzeri şeyler günümüzde de vardır. Otuz yıl ilkokul öğretmenliği yapan bir öğretmenin talebeleri içinden ilimle meşgul olan profesör olanlar vardır. Tabi bu hocasını geçmiş ve ondan fazla ilim sahibi olmuş kimsedir. Bu sebeple de Hazreti Hünkar’ın , hocası Lokman Perende’yi ilimde geçmiş olması, mantık bakımından tutarsız sayılmamalıdır.
Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin “iki günü bir birine eşit olan ziyandır” mealindeki hadisleri ile yukardaki olay birlikte düşünülürse,iki neslin ilimde irfanda eşit olması bile, sonraki neslin ziyanda olduğunu gösterir. Bu sebepledir ki, bir sonrakinin bir öncekinden daha ilerde olması lazımdır. Bu dini düşüncenin de temelini oluşturur.
Nitekim, Hazreti Ali’nin, çocukların kendimizin yetiştiği çağa göre değil ,çocukların yetişeceği çağa göre yetiştirilmeleri yolundaki beyanları da bizden sonraki nesil olan çocuklarımızın yetişecekleri çağın ihtiyaçlarına göre ve bizden ilim ,teknik ve medeniyette daha ileri olabilecek tarzda yetiştirilmesini öngörmektedir.
İşte Lokman Perende de bunu yapmış ve yaptığı işte başarılı olmuştur.
Birinci sırada anlatılan keramete dikkat edildiğinde, dua edildiğinde, dua ve niyaz ile insanın kulluğunun ve kudretinin sınırlı olduğunuanlamak mümkündür.
Nihayet her varlığın, bu arada her insanın gücü sınırlıdır. Gücü ve kudreti sınırsız olan ise , ancak Allah’tır. Her şeye sadece onun gücü yeter. Kul , her türlü dileğini sadece ondan istemelidir. O dilerse her şey olur. Yalnız ,insanın Allah’tan ne isteyeceğini, nasıl isteyeceğini ve isteyeceği şeyle ilgili kendi üzerine düşeni yapıp yapmadığıda önemlidir.
Bu olayda Lokman Perende ,”bizim o kadar kudretimiz yok”derken bunu anlatıyor. Yoksa, duanın da nasıl yapılacağını talebesi olan Hünkar’a öğreten kendisi olduğuna göre , el açıp bir takım duaları okumasını O da bilmektedir. İş ,sadece duayı okumakla bitmiyor. Dua okumadan önce yapılması gerekenlerin yapılmış olması icabediyor.
Hz. Ali'den Özlü Sözler
-Sustuğunda düşünen,konuştuğunda zikreden ve baktığında ibret alan kişi akıllıdır.
-En akıllı insan,akıl sahiplerinin yolundan gidendir.
-Akıl sahibi;yarınını düşünen,kendi özğürlüğü için mücadele eden ve yapılması kaçınılmaz olan şeyleri yerine getiren kişidir.
-Akıl tamamlandı mı,söz azalır.
-Gücü ve yönetemi her zaman elinde bulundurmak istiyorsan,adaletli davran.
-En üstün insan;güç sahibi iken hoşgörülü olan,zengin iken fakir gibi yaşayan ve insaflı davranan kişidir.
-Ömür,sayılı bir kaç nefesten ibarettir.
-Yüce Allah'ın insanoğlunu mazur görüp ikaz ettiği yaş,altmıştır.
-İnsanın en güçlü olduğu yaş,kırktır.
-Doğrusu,ömrünün geçen kısmı,tükenmiş bir zamandır;gelecek kısmı,bir umuttan ibarettir;içinde bulunduğu an ise çalışma zamanıdır.
-Gerçek dost;yanlış yaptığında seni uyaran,gıyabında ise seni koruyan kişidir.
-Akıl sahipleriyle arkadaşlık kurmak,ruha hayat verir.
-Dostluk eskidikçe,sevgi artar.
-Dünya malını çok değer veren kişilerle arkadaşlık etme;fakir olursan hor görürler,zengin olursan kıskanırlar.
-İnsanlarla öyle yakınlık kurun ki;ölürseniz size ağlasınlar,onlardan uzak kalırsanız sizi özlesinler.
-Dünya,geçen bir gün ve biten bir ay gibidir.
-İnsanın nefsine güvenmesi,şeytan için büyük bir fırsattır.
-Akıllı düşmanına,cahil dostundan daha çok güven.
-Suçsuz kişi,cesur;şüpheli kişi ise korkak olur.
-Her şeyin yenisi iyidir.Dostluk ise,eskidikçe değerlenir.
-Kötülerle arkadaşlık kurmak,iyiler hakkında kötü düşünmeye neden olur.
-Dostuna bütün sevgini ver,ama bütün güvenini verme;onunla her konuda yardımlaş,ama bütün sırlarını anlatma.
-Dostunun düşmanıyla dostluk kurmak,dosta düşmanlık etmektir.
Dinler tarihi
4 İncil
LUKA İNCİLİ
Dört İncil’den biridir. Yazarı Luka, Antakyalı Yahudi olmayan bir aileden gelir. Luka’nın kaynakları hem yazılı kaynaklardır hem de İsa ile birlikte bulunmuş olanların sözlü şahitliğidir. Antakya'daki bir çok Hıristiyanın sözleri Onun için belirleyici olmuştur.
Luka’nın yazdığı İncil, daha çok Yahudi kökenli olmayan Hıristiyanlar içindir. Bunun için inananları cezbedecek öykülere yer vermiştir. Hıristiyan görüşüne göre, Luka ve diğer İncil yazarları, bu metinleri kaleme alırlarken, Kutsal Ruh’dan ilham almışlardır. Bu İncillerin kıymeti de buradan kaynaklanır.
MATTA İNCİLİ
Bu İncili havari Matta’nın yazdığı düşünülmektedir. Matta aslında bir vergi memurudur ve İsa’nın ilk havarilerinden biridir. Matta İncilinin 65 yılları dolaylarında yazıldığı sanılmaktadır. Önce Aramice yazılmıştır ve sonra Yunanca’ya tercüme edilmiştir.
Matta İncili'nin en büyük özelliği sık sık Tevrat’a göndermeler yapması, onu kendisine kaynak olarak göstermesi, ona karşı haklı olma çabası içinde olması ve İsa’nın şeriatı değiştirmek için değil de onu geliştirmek için geldiğini belirtmesidir.
MARKOS İNCİLİ
Markos, havari Petrus’un şakirdidir. Pavlus’a birinci seyyahatinde eşlik etmiştir. İskenderiye Hıristiyan Cemaati'nin kurucusudur. İsa ile ilgili bilgilerini Petrus’un vaazlarından öğrenmiştir. İncilini 63-70 yıllarında Roma cemaatının yoğun isteği üzerine yazmıştır. İncil yazarları arasında anlatım kalitesi en düşük olan yazar Markos’dur. Bir çok cümleyi ‘ve’ bağlacıyla bağlayıp geçirir. Sözcük dağarcığı çok küçüktür.
YUHANNA İNCİLİ
On iki havariden biridir. Havarilerin en genç olanıdır. 90-110 tarihleri arasında Efes ya da Antakya’da yazdığı tahmin edilmektedir. Yuhanna, İsa’nın öğretisini mistik bir şekilde anlatır. Örneğin girişteki ilk cümlesi “önce söz vardı” çok tartışmalar yaratan, bir çok değişik yoruma götüren bir cümledir. İsa’nın mucizelerinden çok az söz eder. Sadece yedi tanesinden. Felsefi olarak yeni Platonculukla yakınlığı göze çarpmaktadır.
Yuhanna İncili özellikle İsa’nın tanrılığına vurgu yapar. Bir çok yorumcu İsa’nın tanrılığını kabul etmeyenleri ikna etmek için yazıldığını düşünmektedir
Ateizm
Ateizm kelimesi Yunanca da "Tanrı" anlamına gelen "Theos"tan türemiştir. Bu kelimeden de "Tanrı inancına sahip olmak" ya da "Tanrı'ya inanmak" anlamına gelen theism anlayışı ortaya çıkmıştır. Ateizm kelimesi de İngilizce "theism" kelimesinin başına "a" ön takısının eklenmiş hali olup Türkçe’de "tanrı tanımazlık" anlamına gelmektedir.
İnançsızlık denilince hemen akla ateizm gelmemelidir. Mesela insanların çoğu inanç sahibi ve bir dine mensup olmasına rağmen diğer dinleri reddetmektedirler. Diğerleri de aynı şekilde davranmakta, sadece kendi anlayışlarını savunarak karşısındaki inanışları yanlışlamaya çalışmaktadırlar.
Felsefe tarihinde dindar olmadığı halde Tanrı inancına sahip olan düşünürler de bulunmaktadır. Buna karşın günümüzde çok sık rastlandığı gibi özellikle Batı dünyasında görünüşte dindar olduğu halde gerçekte Tanrı’ya inanmayan pek çok kişi vardır. Bu durum gerek teizmin ve gerekse ateizmin tanımlanmasında birtakım güçlüklerin bulunduğunu göstermektedir.
Tanrı'nın varlığına inanan ve bu inancını da ifade eden kişiye mümin denmektedir. Böyle bir Tanrı kavramına inanmayan kişiye ise ateist denmektedir. Yani bir anlamda ateist, ilâhi dinlerin ifade ettiği biçimde, varlığının öncesi veya sonrası bulunmayan, evreni yaratan ve yasalarını belirleyen, irade ve kişilik sahibi olan, her şeyi yapma, bilme ve görme kudretinde bulunan, insanlara hayatı bahşeden bir varlığa inanmayan kişidir.
Diğer bir deyişle ateist, hem düşünce seviyesinde hem de günlük yaşantısında söz konusu Tanrı’nın varlığını reddeden bununla birlikte peygamberi ve ahiret inançlarını da kabul etmeyen kişidir.
Ateizmin Çeşitleri
Tanrı inancını kabul etmeyen ateistler de dindarlar gibi kendi aralarında farklı gruplara ayrılmışlar ya da en azından aynı sonuca varsalar da ateizmi farklı yorumlamışlardır. Dolayısıyla bir tek ateizm tanımından söz etmek de doğru olmayacaktır.
Mutlak Ateizm
Bazı ateistlere göre "ateizm" Tanrı’yı reddetmekten öte, zihinde Tanrı fikrine sahip olmamak demektir. Bu anlayışa göre İnsan doğuştan Tanrı kavramına sahip olmadığı için reddedecek bir şeyi de bulunmamaktadır. Bu tür bir ateizm, mutlak ateizm olarak tanımlanmış ve taraftarlarına da mutlak ateist denmiştir. Bu anlayışı savunanların arasında Baron D’Holbach (1723-1789) ve Charles Bradlaugh gibi düşünürler bulunmaktadır.
Teorik Ateizm
Ateizmin birinci yaklaşımından biraz farklı olarak "Tanrı'nın varlığını reddetmek" şeklinde de tanımlanmıştır. Aslında ateizm denilince akla bu tanım gelmektedir. Felsefede önemli olan ve Tanrı inancına ağır eleştiriler yönelten ateizm biçimi de budur. Yani düşünerek tartışarak zihni bir çabayla Tanrı’nın varlığını reddetmek ve ilgili iddiaları çürütmeye çalışmaktır.
Teorik ateizm de denen bu anlayış doğrultusunda dindarların iddiaları ve Tanrı'nın varlığı lehinde getirdikleri kanıtlar eleştiri konusu olmuş, bu süreçte Tanrı'nın varlığını çürütmeye yönelik karşı tezler ileri sürülmüştür.
Teorik ateizmde Tanrı'nın varlığı inkâr edilmekle kalınmamış, bu kavramla ilgili olarak gündeme gelen mucize, vahiy, peygamberlik, kutsal kitap, ölümsüzlük ve ahiret hayatı gibi inançlar da eleştirilmiş ve reddedilmiştir. Ayrıca bu tür bir ateizmde sadece teistik Tanrı kavramı hedef alınmamış, bunun yanı sıra mistik, mitolojik, transandantal (aşkın) veya antropomorfik anlayışlarla, panteizm ve deizm gibi, bir şekilde Tanrı inancına yer veren diğer ekoller de reddedilmiştir.
Pratik Ateizm
"Sanki Tanrı yokmuş gibi yaşamak" veya "Tanrı'yı günlük yaşama sokmamak" biçiminde tanımlanmıştır. Bu tür bir ateizmde kişi daha ziyade günlük yaşamındaki tavır ve davranışlarıyla, hayat tarzı, ilke ve alışkanlıklarıyla, Tanrı'sız bir dünya ve Tanrı'sız bir yaşam kurmayı istemektedir. Bunun yanında Tanrı’yla alakalı olarak en ufak bir şey düşünmemekte, kendini dinden, ibadetlerden ve bunlarla ilgili törenlerden de uzak tutmaya çalışmaktadır. Pratik ateizm anlayışında Tanrı'nın teorik tartışmalarla reddedilmesi ikinci planda kalmaktadır.
Felsefede ki temsilcileri arasında L. A. Feuerbach (1804-1872), F. Nietzsche (1844-1900), S. Freud (1856-1940) ve K. Marx (1818-1883) gibi ünlü düşünürler de bulunmaktadır.
İlgisizlerin Ateizmi
Bir kısım düşünürler, Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan, bu konulara uzak durmayı tercih etmişlerdir. Bu tür ateistlere göre insan, sadece varolanla yetinmeli, görünen alemin ötesine ilgi duymamalıdır. Dolayısıyla dünyanın ötesindeki herhangi bir varlık hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıda bulunmaya ya da konuşmaya çalışmak anlamsız bir iş yapmak olacaktır.
İdeolojik (Materyalist) Ateizm
Özünde felsefi bir problem olan ateizm bazen de ideolojik bir ilke olarak savunulmuş ve politik bir kabul haline gelmiştir. Özellikle Karl Marx, F. Engels (1820-1895) ve V. I. Lenin’in (1870-1924) görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm, komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Eski Sovyetler Birliği’nde ve halâ bazı ülkelerde ateizm Marxist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve "ilmi ateizm" adıyla takdim edilmiştir.
20. Yüzyıl Tarihi Atatürk'ün Gizemi Dinler Tarihi Efes (Ephesos) Frigya Uygarlığı Genel İlginç olaylar İlginç Yaşam Öyküleri Medeniyetler Tarihi Osmanlı Tarihi Suikastler Tarihi Tarihe Geçen Kadınlar Tarihi Eserler Tarihi Gizemler Tarihteki İlginç Olaylar Türkiye Tarihi Ülkeler Tarihi İletişim Anasayfa
Katoliklik
Katoliklik; katolik dogmalarını, çağdaş bilimle uyuşturmaya çalışan felsefe akımıdır. Katoliklik Hıristiyanlıkta papayı başkan tanıyan mezhebi dile getirir. Protestanlığın ortaya çıkışına kadar bu anlayış, bütün Hıristiyanlığı kapsamış ve ortaçağ boyunca Avrupa'ya egemen olmuştur. Yunanca 'evrensellik' anlamına gelen 'to katalou' sözcüğünden türemiştir.
Aynı zamanda Agustinusçuluğu canlandırmak isteyen çağdaş bir dinsel felsefe anlamında kullanılır. Saint Agustunus ile Saint Thomas'ın çağlarına uygun olarak geliştirdikleri katoliklik felsefesi anlamında da kullanılmaktadır. Bu felsefe, Roma kilisesini İsa'nın vücudu sayıyor ve Tanrı-İsa-Kilise-İnsanı örgensel bir bütünlükte birleştiriyordu.
Kilise, aynı zamanda devletti ve Kutsal Roma İmparatorluğu adını taşıyordu. Katolik felsefesinin temel yapısı Platon ve Aristoteles ile güçlendirilmiş bir devlet anlayışı içinde, Tanrı'ya bağlılıktan önce, kilise devlete bağlılığı şart koşmaktaydı. Bu tutumun, orta çağın siyasal ve toplumsal yapısında gerçekçi bir anlamı vardı. Bütün Avrupa'yı kaplayan geniş katolik örgütü; Protestanlığın ortaya çıkması ile Hıristiyanlığın bir mezhebi olma sınırlarına çekildi.
Katolik felsefesi gerçekte, Katolik Kilisesi adı verilen dinsel kurumun felsefesidir. Bu dinsel kurum; Kutsal ruhun hem Tanrı'dan, hem de oğlu İsa'dan geldiğine inanır, cehennemin varlığı, Meryem anaya tapınma, papazların zorunlu bekarlığı gibi özelliklerin yanında Papanın dinsel başkanlığını kabul etme anlayışına dayanır.
Katolikliğin temeli; ermiş Petrus'un Roma'da öldüğü ve yerine Roma Piskoposu'nu (papa) bırakmış olduğu inancıdır. Diğer piskaposlar da İsa'nın 12 havarisinin halefleri olarak kabul edilir. Kilise evrenseldir, bu nedenle uzayda ve zamanda her zaman tek ve birdir. Papa baş Hıristiyan sayıldığında bu birlik sağlanabilir. Protestanlık ve Ortodoksluk bu anlayışa karşı çıkınca Katoliklik bir Hıristiyanlık mezhebine dönüşmüştür.
Türkler ve İslamiyet
IX. asrın ortalarından itibaren gelişen askeri, ticari ve dini münasebetler neticesinde Türkler büyük gruplar halinde birbiri arkasından Müslüman olmaya başladılar. IX. asrın ikinci yarısında Samanilerin hakimiyetine geçmiş olan şehirlerin (Talas, İsficab) halkının çoğunluğunun Müslüman olduğunu söyleyebiliriz. Ancak büyük rakamlara ulaşan din değiştirmeler X. asırda başlamıştır.
Nasr b. Ahmed'in Talas seferi ve İsficab beglerinin faaliyetleri sonunda Balasagun'un batısındaki Ordu şehrinde oturan Türkmen meliki İslam'ı kabul etmiş ve İsficab beylerine vergi vermeye başlamıştır. Türk boyları arasında kalabalık bir grup halinde Müslümanlığı ilk kabul edenler, Balasagun ile Talas'ın doğusundaki Mirki kasabasında oturan Türkmenler olmuştur.
Türklerin İslamı Kabul Sebepleri
Türkler Müslümanlıktan başka diğer dinlere de zaman girmişlerdir. Fakat Musevilik, Hıristiyanlık ve Budizm gibi dinler çok az sayıda taraftar bulmuşlardır. Hatta bu dinlerin yayılmasına karşı sert tepkiler bile olmuştur. Buna karşılık İslamiyeti kabullerinde böyle bir durumda karşılaşmıyoruz.
xII. asırda yaşamış din adamı ve tarihçi Süryani Mihail (ölm.1199) şu bilgiyi vermektedir "Türk Milleti tek tanrıya inanmakta idi. Arapların da tek Allah'a inanmaları Türklerin islam dinini kabul etmelerine sebep olmuştur." Süryani Mihail'in bu tesbiti bir gerçeği ortaya koymaktadır.
Türklerin M.Ö. III. asırdan itibaren her şeye kadir olan ebedi Gök-Tanrıya inandıkları tarihi hakikat olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple kendi "Tanrı" anlayışlarına ters düşmeyen İslamın Allah'ını kolaylıkla kabul etmişlerdir. Diğer tarafdan İslamın cihat mefkuresi ile Türklerin savaşçılık ruhu ve dünyaya hakim olma idealleri birbirini tamamlıyordu. Cihadın faziletleri ve mücahitlere ahirette vaat edilen mükafatlarda, Türkler, kendi ideallerini bulmuş oluyorlardı. Esasen kendi inançlarında öldürdükleri düşman nisbetinde öteki dünyada mükafatın vaad edilmiş olması yeni dini kabulde teşvik edici bir sebep olmuştur.
Hz. Muhammed'in Türkler hakkındaki hadisleri, Türkler arasında İslam peygamberine karşı bir sempati ve yakınlığın doğmasına sebep olmuştur. Keramet sahibi olan ve gaipden haber veren Kamlar ile İslamın Evliya ve mürşitleri birbirlerinin yerine geçerken daha doğrusu birbirleri ile kaynaşırken meydana gelen değişiklik pek farkedilmiyordu.
Türk töresi ile İslam'ın ortaya koyduğu nizam arasında bilhassa ahlaki meselelerde büyük benzerlik dikkati çekmektedir. Bu hususlar Türklerin inanç ve ideallerine uygun gelen ve zamanın en mükemmel bir dinine ve medeniyetine neden ve nasıl girmiş olduklarını ortaya koymaktadır.
Müslümanlığın Türkler Üzerindeki Etkileri
Türkler'in Müslümanlığı kabulü bu milletin kaderi üzerinde de son derece önemli bir yer işgal geder. Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyette inanış, düşünüş ve yaşayış gibi çeşitli bakımlardan meydana getirdiği değişiklik ve gelişmeler dolayısıyla bir milletin tarihinde en önemli bir hadise olma özelliğini daima korumaktadır. Böyle bir değişiklikle milletlerin varlıklarını koruduğu, yeni bir iman ve hızla ileri bir seviyeye eriştiği veya bunun tam aksine milli bünyelerinin sarsıldığının, hatta milli benliklerini kaybettiklerinin örneklerine tarihte sık sık rastlanmaktadır. Din değiştirmenin bir milletin hayatında meydana getirdiği değişikliklerin Türk tarihinde açık olarak görebiliriz.
Türkler Müslüman olmadan önce gerek Türkistan'da ve gerekse yayıldıkları ülkelerde Budizm, Maniheizm, Musevilik, ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişlerdir. Ancak bu dinleri kabul kısmen olmuş ve büyük Türk kitlesi kendi Gök-Tanrı dinlerine bağlı kalmışlardır. Türklerin kısmen de olsa kabul ettikleri bu dinlerin ortaya koyduğu nizam, onların töre ve yaşayışlarına uymadığı için, kısa zamanda onların milli benliklerini kaybetmelerine sebep olmuştur.
Gök Türk Hakanı Bilge Kağan, vezir'i Tonyukuk'tan bir Budist mabedinin yapılmasını istediği zaman bu Bilge vezirin ona verdiği "Savaşı ve hayvan etini yemeği yasaklayan ve miskinlik telkin eden bu dinin kabulu Türkler için felaket olur" cevabı bu husustaki ileri görüşünü ve endişesini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
İslamiyetin kabulü Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermiş, Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan sahalarda büyük ve uzun ömürlü devletlerin kurulmasında başlıca sebep olmuştur. Bunlardan daha önemlisi İslam dininin ortaya koyduğu nizam ile Türk töre ve yaşayışı birbirine uyduğu ve birbirini tamamladığı için Türkler milli varlıklarını devam ettirmişlerdir.
İslam dinini kabul eden Türk boylarından hiçbirisi, diğer dinleri kabul eden Macarlar, Bulgarlar, Hazarlar ve Peçenekler gibi milli varlıklarını kaybetmemişlerdir. Diğer bir ifade ile dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış olan Türk Milleti varlığını İslam dini sayesinde koruyabilmiştir. İslamiyetin bu müsbet tesiri, devlet idaresinden sanata kadar toplum alanının her alanında kendisini göstermiş, ilham kaynağı olmuş ve ölümsüz eserlerin meydana gelmesini sağlamıştır.
20. Yüzyıl Tarihi Atatürk'ün Gizemi Dinler Tarihi Efes (Ephesos) Frigya Uygarlığı Genel İlginç olaylar İlginç Yaşam Öyküleri Medeniyetler Tarihi Osmanlı Tarihi Suikastler Tarihi Tarihe Geçen Kadınlar Tarihi Eserler Tarihi Gizemler Tarihteki İlginç Olaylar Türkiye Tarihi Ülkeler Tarihi İletişim Anasayfa
Musevilik
Tanrı'nın İsrailoğulları'na Musa aracılığıyla bildirdiği din kurallarının bütünü. Tektanrıcı büyük dinlerin en eskisi Musevîliktir. Musevîlik Yahudi ulusunun geleneksel dinidir.
Yahova ve «On Emir»
İsrailoğulları Milattan 2 bin yıl önce Filistin'e yerleşmişlerdi. Birkaç kabileye ayrıldılar. Bunlardan Yahuda kabilesi sonradan ülkenin bütününü egemenliği altına aldı. Bu kabilenin adından türeyen Yahudilik ve Yahudi sözcükleri, sonradan Musevîlik ve Musevi sözcükleriyle karşılandı.
Musevîliğin kuralları Musa'nın ilkelerinden doğdu, ama İsrail halkıyla birlikte gelişti. Bu imanın temeli tek Tanrı'dır. Bu Tanrı (Yahova [var olan]) gözle görülmez, elle tutulmaz, her şeyden üstün, doğru ve güçlüdür. Yeri ve göğü yaratan odur. Musevîlik ahlâkı ve kuralları «On Emir»de özetlenmiştir.
kutsal metinler
Musevîliğin bütün ilkeleri iki eserde yer alır: Tora ve Talmud. Tora, Kutsal Kitap'ın ilk beş kitabını (Pentatök) ve Sina Dağı'nda Musa'ya açıklanan «On Emir»i (Dekalogos) içerir; bunların tamamı, Tanrı'nın kullarıyla anlaşmasını içeren ve kutlayan bir dinsel yasa meydana getirir. Her sinagog'da, yani Musevi tapınağında, Tora'nın iki sırığa sarılmış bir parşömen üzerine el ile kopya edilmiş bir nüshası bulunur; her ayinde haham (Musevi din adamı), sinagogdakilere bundan bölümler okur.
Miladın III. ve IV. yy.larında kaleme alınan Talmud, Tora'nın, Musevî topluluklarının hayat koşullarını belirlemeyi amaçlayan yorumlarının ve açıklamalarının derlemesidir. Sözgelimi şabbat ilkesi Talmud'da geçer: madem ki Tanrı dünyayı yarattıktan sonraki yedinci gün dinlenmiştir, o halde İsrailliler de cumartesi günü hiç bir iş yapmamalıdır. Bunun gibi, bazı beslenme kurallarına uymaları da gerekir: et, kaşer olmalı, yani dinsel törelere göre hazırlanmalıdır (hayvanlar hahamın huzurunda kesilir). Ve ekmek hamursuz olmalıdır, yani maya katılmadan yapılmalıdır; domuz eti ve pulsuz balıkların eti yasaktır.
Hıristiyanlığın kökeni
Musevîlik, Hıristiyanlığın doğmasına yol açmış ve Hıristiyanlık, kutsal kitaplarının büyük bölümünü (Eski Ahit) Musevîlikten almıştır. Ancak, Hıristiyanların tersine, Museviler, İsa'yı Mesih (kurtarıcı) olarak tanımazlar.
İbranî takvimi
Hıristiyan takviminin 1975 yılı İbranî takviminde 5735 yılıdır. Musevilikte büyük bayramların tarihi İsrail takvimine göre hesaplanır. En önemli bayram Yılbaşı Bayramı'dır (Roş Aşana), ardından on günlük oruç gelir, Büyük Bağışlanma (Yom Kipur) günüyle son bulur. Paskalya, Mısır'dan ayrılan ve Musa'nın yönetiminde Filistin'e ulaşan İbranilerin kurtuluşunu kutlar.
sinagog
Genellikle Kudüs'e doğru yön verilmiş sinagog, ibadet için kurulmuş bir yapıdır. Adı Yunanca «toplantı» anlamına gelen bir sözcükten alınmıştır. Başlıca öğeleri Tora'nın saklandığı Kudas dolabı ve Bima denen bir düzlükte bulunan masa veya kürsüdür. Haham, ayini bu masadan yönetir.
İslam Dini
Hz. Muhammet'in getirdiği, Tanrı buyruğuna inananların dini ve uygarlığı.
Arapça seleme (Tanrı'ya tamamen bağlanmak) kökünden gelen İslâm sözcüğünün karşılığı «Tanrı'ya ve onun buyruklarına kayıtsız şartsız inanan»dır. Bu sözcük aynı zamanda, Hz. Muhammet aracılığıyla ilkeleri bildirilen ve Müslüman adı verilen (Arapça İslâmlığı kabul eden. anlamına, müslim'den) 600 milyon insanı bünyesinde toplamış büyük bir dinin de adıdır.
Çok kısa bir süre içinde bütün dünyaya yayılan İslâm dini, bu hızlı gelişmesini özellikle, ilk mensuplarının savaşçılık yeteneğine borçludur. Endonezya'dan İspanya ve Güney Afrika'ya kadar bu din, çok değişik uluslar ve kavimler arasında, ilgi çekici ve şaşılacak bir kültür birliği kurmayı da başarmıştır.
İslâm'ın yayılışı
Gerçekte, İslâm dininin böyle hızla gelişip yayılmasını yalnız kutsal savaşlarla fetihlere bağlamak yetersizdir. Bunda, Hz. Muhammet'in Kur'an aracılığıyla yaydığı ilkelerin ve kuralların gerçeklere uygunluğu, sadeliği, geçerliliği de büyük etken olmuştur. İslâm inancında, İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerden sonra en büyük ve özellikle «son» peygamber, Hz. Muhammet'tir.
Hz. Muhammet, 571 yılına doğru Arabistan'ın Mekke şehrinde, soylu bir aileden doğdu. Ticaret kervanı yöneticisi olarak çalışıyordu. Allah tarafından ve onun adına konuşmak üzere peygamber (haberci) seçildiğinde kırk yaşlarındaydı. İnsanlığa, Tanrı'dan getirdiği birtakım yeni önerileri vardı. Toplum ilişkilerini yeniden düzenleyecek olan bu öneriler yeni bir dinin ilkeleri oluyordu. Açıklamalarının tamamı, daha sonra, İslâm'ın kutsal kitabı Kur'an'ı oluşturan 114 surede toplanacaktı.
Kur'an'ın Tanrı tarafından Hz. Muhammet'e vahyedilmesi 22 yıl, 2 ay, 22 günde tamamlandı. Hz. Muhammet, yeni bir dinin kurucusu olarak görevlendirildikten hemen sonra en yakınlarını (eşi Hatice, amcasının oğlu Ali, arkadaşı Ebubekir gibi) kendi inancına davet etti. Bunlar ilk Müslümanlardı.
Sonra Hz. Muhammet bütün Mekkelileri «Tanrı birdir ve Muhammet onun peygamberidir» ilkesine inanmağa davet etti. O, yeni bir dinin habercisi ve müjdecisiydi. İyilik, doğruluk, güzellik esasına dayanan bu din, insanlar arasında adalet, kardeşlik ve sevgi ilişkilerini kurmağa ve huzurlu bir dünya yaratmağa yönelikti.
Tepkiler
Genç peygamberin önerileri çeşitli tepkilere neden oldu. Kimi tereddüt ediyor, kimi onun dediklerine inanıyordu. Ne var ki, Mekke ileri gelenleri arasında, bu yeni akım bazı çıkarcıların işine gelmemişti. Hz. Muhammet'in önerdiği yeni adaletli toplum düzeni onların yararlarına karşıydı. Bu yüzden, inananlarla inanmayanlar arasında çetin bir savaş başladı. Müslümanlar, her gün biraz daha artarken, onlarla mücadele eden, onlara eziyet eden müşriklerin (inkarcılar) acımasızlığı da o oranda artıyordu.
Bu eziyetlere dayanamayan bir bölük Mekkeli Müslüman'ın Habeşistan'a göç etmesi bu yüzden uygun görüldü. Öte yandan artık hayatının tehlikede olduğu iyice anlaşılan Hz. Muhammet de daha güvenli çalışabilmenin yollarını arıyordu. 620 yılında, Müslümanlığı kabul etmiş bir grup Medineli onu kendi şehirlerinde yaşamağa davet ettiler. Hz. Muhammet bu daveti kabul etti ve en yakın arkadaşı Ebubekir ile birlikte bir gece gizlice Medine'ye göç etti (16 temmuz 622).
Bu tarih, daha sonra Müslümanlar için, tıpkı Milat gibi, bir başlangıç noktası olarak kabul edildi (Hicrî takvim). Hz. Muhammet, Medine'de bir site devleti kurmak amacıyla Müslümanları örgütlendirdi. Sonra, çevredeki kabileleri İslâm'a davet girişimlerine başladı. Öte yandan, Mekkeli müşrikler de onu ve yaymağa çalıştığı yeni dini ortadan kaldırmak için örgütlendiler ve Hz. Muhammet'e karşı Bedir (624), Uhut (625), Hendek (627) seferlerini düzenlediler. Ama Mekkeliler için bu savaşlar her defasında başarısızlıkla sonuçlandı.
627 yılında, Müslümanların Kâbe'ye yapacağı toplu hac ziyaretine Mekkeliler izin vermedi ve onları şehre sokmadı. Hz. Muhammet'in buna karşı herhangi bir tepkide bulunmaması ve hac yapmadan geri dönmesi Müslümanlar arasında önce bazı itirazlara yol açtı. Ama o, günün birinde bu şehre bir fatih olarak gireceklerine ve kendilerini kabul ettireceklerine inanıyordu. Ne var ki, bunu barış yoluyla yapmak istiyordu. Nitekim 630 yılında, 10 bin kişilik güçlü bir orduyla Mekke kapılarına gelen ve hac ziyaretini yapmak isteyen Müslümanlara Mekkeliler şehri çaresiz teslim ettiler. Hz. Muhammet onlara çok iyi davrandı, o güne kadar yapılan hiç bir haksızlığın hesabını sormadı. Bunun üzerine hemen bütün Mekke halkı Müslümanlığı kabul etti.
Hicret'in 9. yılında Arabistan'da yaşayan veya Arabistan dışında, 20 önemli topluluk (Irak, Güney Filistin v.b.) İslâm dinini kabul etti ve İslâm Devleti'ne bağlılığını bildirdi. 632'de, Hz. Muhammet'in Veda haccı diye adlandırılan son Kabe ziyaretinde, onunla birlikte Mekke'ye gelen Müslümanların sayısı 140,000 olmuştu.
Hz. Muhammet'ten Sonra
Hz. Muhammet 8 haziran 632'de Medine'de vefat etti. Onun yerine İslâm Devleti'nin başına en yakın dostu ve yardımcısı Ebubekir halife seçildi. Ebubekir'den sonra sırayla, Ömer, Osman, Ali halife (Hz. Muhammet'in temsilcisi ve devlet reisi) oldular. Büyük fetihler sonucu İslâm Devleti kısa sürede geniş bir imparatorluk haline geldi. 661667 yıllarında Hindistan içlerine akınlar yapılıyor, İstanbul kuşatılıyordu.
Kuzey Afrika (Mısır'dan Atlas Okyanusu'na kadar) ele geçirildi (700); Azerbaycan ve Batı Türkistan İslamların oldu (715); Orta Asya ülkeleri (Çin sınırına kadar) İslâm egemenliğine geçti (713); Tarık bin Ziyat komutasındaki ordular İspanya ve İç Avrupa bölgelerini zaptettiler (721). Bütün bu olaylar Emevîler döneminin gelişmeleri arasındaydı. Sonra halifelik, 750 yıllarında Emevîlerden, Abbasîlere geçti Emevîler döneminde başkent Medine'den Kûfe'ye geçmişti, Abbasîler döneminde de Bağdat başkent oldu. Ama artık çok büyümüş olan İslâm bütünlüğünü gereğince korumak güçleşmişti. İslâm'ın yayılma hızı bu nedenle yavaşladı. Merkez zayıfladıkça, çeşitli bölgelerde güçlü valiler ortaya çıkıyor, böylece bağımsız İslâm devletleri doğuyordu.
İslâmlığı kabul eden Türkler, özellikle Selçuklular ve Osmanlılar yoluyla, İslâmlık ve İslâm uygarlığı daha geniş alanlara yayıldı ve daha önemli gelişmeler gösterdi. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı almasından sonra hilâfet Osmanlılara geçti ve Osmanlı İmparatorluğu İslâm dünyasının önderi oldu.
İslâm İlkeleri
İslâm'da temel inançlar «Âmentü» adı verilen ilkeyle ifade edilir. Âmentü: 1. Allah'a, 2. meleklere, 3. kutsal kitaplara, 4. peygamberlere, 5. kıyamet gününe, 6. ahiret hayatına ve kadere iman koşullarını içerir. Bunlar, İslâm'ın temel inançlarıdır. İnançların yanında, bir de uygulamaları kapsayan ibadetler kısmı vardır. İbadetler, insanların, Tanrı'ya karşı olan görevlerini düzenler. İslâm dininin onu diğer dinlerden ayıran çok önemli özelliği vardır: Müslümanlık insanların yalnız Tanrı ile olan ilişkilerini düzenlemekle kalmaz, yani yalnızca ibadetle ilgili ilkeler getirmez, aynı zamanda, insanlararası ilişkileri de düzene koyar ve bunu sadece ahlâkî öğütlerle değil, Kur'an ilkelerine dayalı hukukî emir ve yasalarla yapar.
Kur'an'dan başka, İslâm ilkelerini yorumlamada insanlara yardımcı olan iki temel kaynak daha vardır: sünnet ve hadisler. Sünnet, İslâm peygamberinin olaylar karşısındaki bütün davranışlarının adıdır. Bütün Müslümanlar da olaylar karşısında, bu saptanmış davranışlara uyarak yaşamalıdır. Hz. Muhammet'in doğal yaşantısı (uyumak, yemek v.b.) dışındaki bütün davranışları İslâmlarca bir çözüm yolu olarak kullanılır.
Hadisler ise, İslâm peygamberinin, Kur'an açıklamalarına ve yorumlarına dair saptanmış bütün sözleridir. Bu hadisler, ahlâk, gelenek, aile, bilgi, iman, ilim, ibadet, saygı, sevgi, bağlılık, yardımlaşma gibi değişik konulan içerir. Her hadis, gerçek bir olay nedeniyle söylendiği için, hadisin anlamıyla olay arasındaki bağlantı göz önünde tutularak o hadise anlam verilir ve uygulamada böylece kullanılır.
İslâm'ın 5 Şartı
Her Müslüman, İslâm'ın 5 şartı adı verilen beş temel kurala uymak zorundadır. Bunların ilki «Kelime-i şahadet»tir (imanını açıklamak). «Allah'tan başka Tanrı yoktur ve Muhammet onun kulu ve resulüdür (elçisidir)». İkinci şart salat'tır. Yani Müslümanların yükümlü olduğu namazları kılmaktır. Üçüncü şart zekâttır. Yani, belli kurallara bağlı olarak, kazancının bir kısmını zorunlu bir sadaka esasına göre dağıtmaktır. Dördüncü şart savm'dır, yani ramazan ayında güneşin doğuşundan batışına kadar oruç tutmaktır. Nihayet, beşincisi hac'tır. Her inanmışın, saptanmış kurallara uyarak, ömrü boyunca en az bir kere, Mekke'yi ve Kabe'yi ziyaret etmesidir. Bu temel koşullara bazı yan buyruklar da eklenir: domuz eti yememek, şarap içmemek v.b.
Bir Yaşam Biçimi
Hiç bir din, İslâmlık kadar etkin olamamıştır. Çünkü onun etkisi yalnız manevî alanda kalmaz, bunun çok dışına taşar; Hz. Muhammet'in insanlara ulaştırdığı Tanrı buyruğu, toplumların siyasî ve idarî yönden örgütlenmesini de öngörür. Bu amaçla yüzyıllar içinde İslâm devletleri Kur'an hukukunun oluşturduğu yasalara göre yönetilmiştir.
Bütün İslamların kayıtsız şartsız tek başkanı halife olmuş ve halife mutlak hükümdar olarak dinî, siyasî ve askerî hayatı yönetmiştir. Kendisine tabi olanların hayatı da, ölümü de onun elindedir. Vezirler, valiler, kadılar onun yardımcılarıdır. Önemsiz anlaşmazlıkları çözmek kadıların görevidir, ama önemli davalarda, isteyen, halifenin yüce adaletine sığınabilir.
Yüzyıllar içinde, başta halifeye, sonra ona bağlı kişilere dayalı bir hiyerarşi düzenine bağlı olan kurumlar ve kuruluşlar, birçok değişikliğe uğramış, bunların, zamanın gidişine ayak uyduramayan pek çoğu ortadan kalkmış ve yerlerini, çağdaş dünyaya daha iyi uydurulmuş yeni kuruluşlara bırakmıştır.
Ama kuruluşlar için söz konusu olan bu gerçek Kur'an hukuku için söylenemez. O, var oluşundan beri hiç değişmemiş, ancak ilkeleri yorumlamada farklı görüşler söz konusu olmuştur (içtihat hükümleri). Çünkü İslâm hukuku, Kur'an ve sünnet'e dayalıdır, Kur'an ve sünnet hükümlerinde de kimse değişiklik yapamaz. Bu noktanın «siyasî ve toplumsal gelişmeyi» engelleyip engellemediği konusunda ciddî tartışmalar vardır ve bazıları, çağdaş dünyada İslâm ülkelerinin geri kalmışlığını buna bağlar.
Bir Uygarlık
Bazıları ise bu görüşe karşıdır; onlar, İslâm dininin kaydettiği şaşırtıcı gelişme ve yayılmayı, sayısız kültür, ekonomi ve bilim geleneğinin son derece verimli bir kaynaşma sonucu doğmuş olmasını yukarıdaki iddianın yanlışlığına bir delil olarak öne sürerler. Aynı inançta birleşmiş veya bu inançtan etkilenmiş çok değişik ulusların, İslâm'ın, altın çağı olan VII. ve IX. yy.lar arasına rastlayan özgün ve güçlü bir uygarlığı yaratmaları gerçekten ilgi çekici bir olgudur.
O tarihlerde Kuzey Afrika ve doğuya egemen olan Müslüman âlemi, Hindistan, Çin ve Batı Avrupa arasında aracı görevi yaptı. Başkent Bağdat, ticaret yollarının kavşağı oldu: kervanlar ve gemiler dünyanın her yanından gelen zenginlikleri, bu şehrin suklarına (pazarlar) döktüler.
Arap, Fars ve özellikle Türk sanatçılar çini ve mozaiklerle zenginleştirilmiş görkemli binalar yaptılar, şaşılacak halılar ve ipekliler dokudular, elyazmalarını süslediler, şiirler yazdılar ve Binbir Gece Masalları'nı anlattılar. Filozoflar ve yazarlar Eski Yunanistan'ın, Hindistan'ın ve Pers ülkesinin mirasını keşfettiler, zenginleştirdiler ve tanıttılar.
Bilim ve teknik açısından İslâm'ın getirdikleri de aynı derecede önemlidir. Matematikçiler «Arap» rakamlarını kullanarak pek geçerli bir sayı sistemi hazırladılar ve sıfır'ı icat ettiler; cebir ile geometriyi geliştirdiler. Astronomlar göğün haritasını yaptılar, coğrafyacılar dünyanın çapını ölçtüler ve uzak yöreleri anlattılar. Kimyacılar sayısız hayvansal, bitkisel ve mineral maddenin bileşimini incelediler. Hekimler, şaşılacak ameliyatlar yapıp XVII. yy.da bile Avrupa üniversitelerinde hâlâ kullanılan ders kitaplarını kaleme aldılar.
Dört Halife Dönemi
Hz. Muhammet'in ölümünden sonra halife olan Ebubekir ile başladı (632). Ömer, Osman, Ali ile devam etti ve Emevîlerin iktidara gelmesiyle sona erdi (661). Bu dönem, İslâm için olduğu kadar dünya için de önemli olan fetihlerle geçti. Sahip oldukları büyük imkânlara rağmen dördünün yaşantısı da basit, saf ve sadeydi. Dördü de, gerçek birer inanmış insandı. Askerî, dinî ve siyasî bakımdan İslâm tarihinin en önemli bölümünü oluşturdular. Ebubekir hariç, diğer üç halife (Ömer, Osman, Ali) şehit edildiler.
Büyük Hatice
(Ölümü 619) Hz. Muhammet'in ilkesi ve İslâm'ı kabul eden ilk kadın. Ticaretle uğraşan ve Arabistan'ın çeşitli bölgelerine kervanlarla mal gönderen zengin bir işkadınıydı. Hz. Muhammet onun kervanlarını yönetiyordu. Kendisine vahiy geldiğini ilk ona söyledi.
Hatice hiç tereddüt etmeden inandı. Her zaman eşinin yanında ve yardımında oldu. İslâm'ın doğuşunda ve köklenişinde hizmeti büyüktür. Tarihler ondan Büyük Hatice (Haticetül Kübra) diye söz eder.
Ebu Talip
(539-619) Hz. Muhammet'in amcası, halife Ali'nin babası. Müslüman olmadı, ama Hz. Muhammet'e inandı, onu sevdi, korudu ve ona yardım etti. Mekkeliler Peygamber'! öldürmek istedikleri zaman, onu evinde sakladı. Bütün bu sebeplerle Müslümanlar onu çok sevdiler ve saygıda kusur etmediler.
Hamza
(Ölümü 625) Hz. Muhammet'in amcası. Mekke'de Müslümanların en büyük ve güçlü desteğiydi. Yeğeninin koruyucusu oldu. Bütün savaşlara katıldı. Çoğu zaman bayraktar ve komutan oydu. Uhut Savaşı'nda, Vahşî adlı köle tarafından bir mızrak vuruşuyla şehit edildi. İslâm'ın doğuşunda ve gelişmesinde yer alan önemli kişilerden biriydi.
Hıristiyanlık
«Hıristos» da denen (Yunanca «khristos», kutsanmış'tan) İsa Peygamber'e inananların ve öğretisini benimseyenlerin dinidir. İsa, Roma imparatoru Augustus zamanında Yahudiye'de (bugünkü Filistin), Beytüllahm'da Bakire Meryem'den doğdu. 30 yıl kadar sonra, Kudüs'te imparator Tiberius'un saltanatı döneminde çarmıha gerilerek öldürüldü.
Mesaimin kapsamı ve özgünlüğüyle ilgi çeken İsa, Hıristiyanlarca (bugün l milyardan fazladır) İnciri, yani sınırsız bir merhamet yoluyla insanların nasıl kurtulacağını bildiren «Mü j de »yi öğretmek üzere dünyaya indirilmiş, Tanrı'nın oğlu kabul edilir.
İsa'nın öğretisi köklerini Yahudi dininden alır. O, yaşadığı sürece Yahudi yasalarını kaldırmağa çalışmadı, kendisi de o yasalara uydu. Her zaman, Tanrı sevgisinin (bu sevgi onun için,insan sevgisinden ayrılmaz) basit bir görünüşün ötesinde geliştiğini ve «ruhun sözden (kelâm) üstün olduğunu» göstermeğe çalışmıştı.
Kendisine ilk iman edenler (havariler) Yahudiler arasından geliyordu, ama, çarmıha gerildikten, göğe çekilip tanrısal ruhun nefesiyle yeniden dirildikten sonra, onun havarileri anladılar ki, «Müjde» yalnız Yahudiler için değil, bütün insanlar içindir.
Asyalı bir Yahudi olan havari Paulus, Hıristiyan olduktan sonra, İsa dinini Yahudi olmayan ülkelere götürmekle görevlendirildi. 45 yılından başlayarak (İsa'nın ölümünden on iki yıl kadar sonra), Küçük Asya ve Yunanistan'ı dolaştı, oralarda birçok Hıristiyan topluluğu kurdu. Roma'da, İsa havarilerinin başkanı olan ve günün birinde Vatikan'da işkenceyle öldürülen Petrus ile buluştu. Petrus'un öldürüldüğü yere yapılan mezarı, daha sonra, Hıristiyan dininin merkezi sayıldı (Vatikan).
İlk Hıristiyanlar
İncil dininin yayılması, o tarihlerde, uçsuz bucaksız Roma İmparatorluğu'nda hüküm süren barıştan ve bu barışın yarattığı ulaşım kolaylıklarından yararlandı. Bütün inanışları hoşgörüyle karşılayan Roma Devleti, Hıristiyanlara vahşîce eziyet etti. Aslında Roma, kendi bakımından haklıydı; köleleri bile bağrına basan ve tek bir Tanrı tanıyarak, imparatorluğun tanrılığım inkâr eden bir dine göz yumamazdı.
Ama bu güç dönem 310 yılı sonlarına doğru, imparator Constantinus'un. rakiplerini yenerek Hıristiyanları himayesine almasıyla ve Milano Fermanı'nın (313), tam bir iman özgürlüğü tanımasıyla son buldu. 330'da, Constantinus imparatorluğun ikinci başkenti Konstantinopolis'i (İstanbul) kurdu; bu «Yeni Roma», bir din merkezi oldu ve doğu Hıristiyanlarını, Roma yerine, kendine çekti.
Bizans imparatoru ile dört patriğin (en önemlisi Konstantinopolis patriğiydi) çevresinde toplanan doğu Hıristiyanları, bambaşka bir anlayışta gördükleri Latin kardeşlerini kendilerine her gün biraz daha yabancı buluyorlardı. Üstelik, Konstantinopolis'te, imparator ile patrik, Hıristiyanların lideri olarak Roma'daki papayı tanımağa yanaşmıyorlardı.
Papalık ve Batı Hıristiyanları
Batıda da Hıristiyanlık kara günler geçiriyordu. X. ve XI. yy.larda, derebeylik töreleri kilise hiyerarşisine sızmış, kilise bağımsızlığını yitirmişti. Ama reformcu papaların etkinliğiyle kilise yavaş yavaş, İncil mirasının yöneticisi ve bekçisi görevine döndü.
XIV. ve XV. yy.da, bu büyük kargaşalıklar (savaşlar, salgın hastalıklar) döneminde, 1378'den 1417'ye kadar batı kilisesinde biri Roma'da, biri Avignon'da iki papa aynı zamanda saltanat sürüyordu. Sonunda Roma Papalığı galip geldiyse de, Hıristiyan âleminde, çok zengin ve İncil ilkelerinden iyice uzaklaşmış bir kiliseye karşı gelişen geniş Reform akımını önleyecek gücü bulamadı.
Protestanların Reformu
Bir Sakson keşişi olan Martin Luther (1483-1546) haksız saydığı papalık otoritesine karşı çıktı. Milyonlarca Hıristiyan'ı ve Protestan'ı da birlikte sürükledi ve bunlar artık Rönesans'la yozlaşmış Roma'ya boyun eğmek istemediler. İşe hükümdarlar karıştı ve korkunç din savaşları, XVI. ve XVII. yy.larda Avrupa'yı kasıp kavurdu. Luthercilik özellikle Almanya ve İskandinavya'da iyice yerleşti.
Başka bir Protestan, Fransız Jean Calvin (1509-1564) ise İsviçre ve sonra da Fransa'da dinde Reform hareketini geliştirdi. Kalvinizm Hollanda ve İskoçya'da iyice yerleşti.
İngiltere'de Protestanlık, Henry VII Fin kızı kraliçe Elizabeth I sayesinde, kendine özgü bir ulusal kilise, (Anglikanizm) biçimini aldı.
Otuzyıl Savaşı'nın (din savaşlarının sonuncusu) bitiminde, Vestfalya Antlaşmaları imzalanırken (1648) batı Hıristiyanlığı dağılmış, doğu Hıristiyanlığı ise (Rusya dışında) Türklere boyun eğmişti.
XVII. yy., İtalya'da, İspanya'da ve özellikle Fransa'da, maneviyatçılığın parlak bir canlanışına sahne oldu. Ama XVIII. yy.da (aydınlık yüzyıl ve Voltaire yüzyılı) yenilgiye uğradı.
Bu anlayış, Hıristiyanlık anlayışına, yani Hıristiyan inancının herkesçe tanınmasına dayandırılmış bir uygarlığa indirilen öldürücü darbe 1789 Fransız Devrimi'yle zafere ulaştı. XIX. yy.da bilim ve tekniğin kaydettiği ilerlemeler, kiliseleri çağdaş toplumdan ayıran uçurumları genişletti.
Balık ve Kuzu
Yunanca balık ichthus'tur; bu sözcük belki de «İsa-Hıristos, Tanrı'nın oğlu, kurtarıcı» anlamına gelen lesous CHristos THeou Uios Sâter kelimelerinin baş harflerinden oluşturulmuştur. Bunun içindir ki, ilk Hıristiyanların sığındığı Roma katakomplarında balık, duvar resimlerinde İsa'yı tasvir eder.
Saflığın ve temizliğin simgesi olan kuzu da, dünyanın günahlarını ödemek üzere kurban edilmiş İsa-Hıristos'u temsil eder. Kuzu ve balık ilk yüzyılların baskı altındaki Hıristiyanlarınca birbirlerini tanıma işareti, «parola»ydı.
Bir Milyarı Aşkın Hıristiyan
Hıristiyan dinine mensup olanların sayısı, günümüzde 1,043,000,000'u bulmuştur. Bunların dağılımı şöyledir: Katolikler (624,000,000), Ortodokslar (124,000,000), Protestanlarla Anglikanlar (295,000,000).
İlahi Nedir
İLAHİ NEDİR
İlahi
İlahi, Allah'ı övmek, O'na dua etmek ve en büyük aşkın Allah aşkı olduğunu belirtmek amacıyla yazılmıs makamla okunan dini tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Arapça kökenli bir kelimedir. Bir başka kullanımı da şaşma ve sitem bildiren ünlemdir.
İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dinin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inanışlarda ilahi söylemek bir tür ibadettir. Fakat, ilahi söylemek çoğu inanışta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.
İlahiler tarikatlere göre değişik isimler alır. Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme(deyiş), diğer tarikatlerde de cumhur ve ilahi adını alır.
7'li, 8'li ve 11'li hece ölçüsü ile yazılır. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasındadır.
Din ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.
Müzik ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.
İlahi nazım şeklinin öncüsü YUNUS EMRE'dir.Yunus Emre, şiirlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmıştır.Hece ölçüsü kullanmıştır.11'li hece ölçüsünü kullanmıştır.Halkın içinden biri olduğu için halk tarafından çok sevilmiştir ve dili halkın dilidir.
Hazret-i Ebu Süfyan ve Hazret-i Hind
Hazret-i Ebu Süfyan (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınpederi ve eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Peygamber efendimizin mübarek zevcesi olan Habibe validemizin ve vahiy kâtibi Hazret-i Muaviye�nin babasıdır.
Hazret-i Ebu Süfyan, müslüman olmadan önce Mekke�nin ordu kumandanı idi. Mekke�nin fethinde müslüman oldu. İslam ordusu şehre girerken, bir tepeden onları seyrediyordu. Kendi kendine (Şimdi büyük bir ordum olsa, acaba bunları yenebilir miydim?) diye düşündü. Tam o sırada Peygamber efendimiz yanına gelip, yavaşça (Ne kadar büyük ordun olsa, yine seni yenerdim)
buyurdu. Bu mucize karşısında Hazret-i Ebu Süfyanın imanı daha da kuvvetlendi. Daha sonra Peygamber efendimiz Eshabına buyurdu ki:(Ebu Süfyan�ın evine giren öldürülmekten kurtulur.) [Müslim]
Hazret-i Ebu Süfyan Mekke�ye gidip Kureyşi İslam�a davet etti. İslam ordusunun şehre girmek üzere olduğunu haber verdi. (Müslüman olanlar ve benim evime ve Mescid-i harama sığınanlar hariç, herkes kılıçtan geçirilecektir) dedi. Hazret-i Ebu Süfyan bu şereften başka, daha birçok ihsanlara kavuştu. O gün fazla kan dökülmeden Mekke fethedildi. Bunda Resulullahın kayınpederinin pek büyük hizmeti oldu.
Taif gazasında çok büyük kahramanlık gösterdi. Harpte bir gözü kör oldu. Resulullah, (Ya Eba Süfyan! Hangisini istersin? Eğer dilersen, dua edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü teâlâ, Cennette sana bir göz versin) buyurdu. Hazret-i Ebu Süfyan, Ya Resulallah! Cennette göz verilmesini isterim dedi ve avucunda duran gözünü yere attı.
Ebu Süfyan hazretleri Yermük gazasında da, çok kahramanlık etti. İkinci gözü de çıktı. Orada şehid oldu. (Medaric-ün-nübüvve, Mevahib-i ledünniye)
Hazret-i Hind
Hazret-i Hind (radıyallahü teâlâ anha), Peygamber efendimizin kayınvalidesidir. Resulullahın mübarek hanımlarından, müminlerin annesi Habibe validemizin ve onun kardeşi vahiy kâtibi Hazret-i Muaviye�nin annesidir. Resulullahın kayınpederi Hazret-i Ebu Süfyan�ın da hanımıdır.
Önce Mekke müşrikleri arasında yer alan Hind binti Utbe, Bedir savaşında Hazret-i Hamza tarafından öldürülen babasının intikamını almak üzere Uhud Savaşına katılıp müşrik askerlerine cesaret vermeye çalıştı. Hazret-i Hamza�nın şehid edilmesine sebep oldu.
Mekke'nin fethinde Müslüman oldu. Kadınlar adına Resulullah ile sözleşme yaptı. Hayır dua aldı. Yermük gazasında bulunup, İslam ordusunu harbe teşvik etti. Akıllı, tedbirli ve görüşü sağlam bir kadın idi. Nitekim, imana gelip evindeki putları kırdıktan sonra, Resulullaha iki kuzu hediye göndermişti. Resulullahın da dua etmesi üzerine, Allahü teâlâ onun koyunlarına, o kadar bereket verdi ki, sayısı bilinmez oldu. Hazret-i Hind her zaman; "Bunlar, Resulullahın bereketidir" derdi.
Hazret-i Hind, Peygamber efendimizin kayınvalidesi olmakla, mübarek kızı Habibe validemiz de müminlerin annesi olmakla şereflendi. Bir âyet-i kerime meali:
(Resulullahın zevceleri müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6]
Resulullah ile akraba olmak şerefi çok büyüktür. İmanlı olan her akrabası muhakkak Cennetliktir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana onların arasından en iyilerini eshab [arkadaş] olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezir olarak ve din-i İslamı, insanlara bildirmekte, yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshar, [zevce, kayınpeder, kayınvalide, kayınbirader ve baldız gibi kadın tarafından akraba] olarak ayırdı. Bunlara sövenlere, iftira edenlere, Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.) [Hakim]
(Eshabımı, zevcelerimi ve Ehl-i beytimi seven ve onlara dil uzatmayan, Cennette benimle beraber olur.) [Ramuz]
(Allahü teâlâ, bana eshab ve akraba olarak en iyileri seçti. Birçok kimse, eshabıma ve akrabama dil uzatır, kötülemeye çalışırlar. Böyle kimselerle oturmayın! Birlikte yiyip içmeyin, bunlardan kız alıp vermeyin.) [Dare Kutni]
(Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.) [Deylemi, İ. Neccar]
(Esharımın [zevce tarafından olan hısımlarımın] Cennetlik olmasını istedim. Rabbim de bu isteğimi kesin olarak kabul etti.) [Hakim]
Sırf bu hadis-i şerifler bile Hazret-i Ebu Süfyan�ın ve Hazret-i Hind�in Cennetlik olduğunu göstermektedir.
Hiçbir müslümanı tevbe ettiği günahtan ayıplamak uygun olmadığı gibi, kâfirken tevbe edip iman edenlerin de önceki hallerinden dolayı onları ayıplamak, bu yüzden onlara leke sürmek, önceki hallerini bahis konusu etmek caiz değildir.
Furkan suresinin, (Allah, kâfirken tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiatını hasenata [günahlarını sevaplara] çevirir. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir) mealindeki 70. âyeti, Hazret-i Muaviye�nin ve mübarek babası Hazret-i Ebu Süfyan�ın ve iffetini, asaletini, Mekke�nin fetih gününde Resulullahın huzurunda ispat eden Resulullahın kayınvalidesi Hazret-i Hind�in tertemiz olduklarını ortaya koyan sarsılmaz bir vesikadır.
Hazret-i Hind iman ettikten sonra hemen evine gelip ne kadar heykel var ise, (Bu kadar zaman size aldanmışız) diyerek hepsini parçaladı. Hind�in af ve imana kavuşması, başka kaçanlara cesaret verdi. Gelip af dilediler. Kabul buyuruldu. Hind böylece, çok kimsenin ölümden kurtulmasına ve imana gelmesine sebep olmakla bahtiyar oldu. Ebu Süfyan ile oğulları kuvvetli müslüman oldular. Resul-i ekrem, onları katiplikte kullandı. (Kısas-ı Enbiya)
Hind binti Utbe, Kureyşin asilzadelerinden idi. İslam�da sebat ve hüsn-i hareket etti. Akıllı, ileriyi gören, idareci bir hanımdı. Yermük gazasında zevci Ebu Süfyan ile birlikte bulunup, müslümanları Rumlara karşı cihada teşvik ederdi.) (Kamusul-alam).
Resulullaha iman eden herkesin kalbine Resulullahın sevgisi yerleşir. Ebu Süfyan�ın zevcesi Hind, (Ya Resulallah! Mübarek yüzünüzü hiç sevmezdim. Şimdi ise, O güzel yüzün, bana her şeyden daha çok sevgilidir) demiştir. (Hadika)
Cuma namazının onemi
Cuma Namazının Önemi
Allahü teâlâ Cuma gününü müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma günü öğle vaktinde, Cuma namazını kılmak, Allahü teâlânın emridir.
Aziz Müslümanlar!
Dinimize göre Cuma haftanın en önemli günüdür. Şartlarını taşıyan Müslümanların bu günde bir araya gelerek Cuma namazı kılmaları farzdır.
Hutbemizin başında okuduğumuz Cuma suresinin 9. ayeti kerimesinde Yüce Allah (c.c.) mealen "Ey iman edenler, Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, hemen Allah'ın zikrine (namaza) koşun. Alış verişi bırakın, böyle hareket ederseniz sizin için daha hayırlıdır” buyurur.
Peygamberimiz, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicret ederken, Ranuna denilen mevkiye geldiğinde, ilk Cuma namazını kıldırmıştır. Peygamberimizin bu tutumu, Cuma namazının önemini ortaya koymaktadır.
Cuma gününün faziletini de, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle ifade buyurmuşlardır: "Güneşin doğduğu günlerin en hayırlısı Cuma günüdür." (Sünen-i Tirmizi Terc.,C.1, S.487.)
Cuma günlerinde her Müslüman; mümkünse boy abdesti almalı temiz elbiselerini giymeli, güzel kokular sürünmeli ve camiye erken gitmelidir. Hutbeyi dikkatle dinlemeli ve huşu içerisinde Cuma namazını kılmalıdır.
Aziz Müslümanlar!
Cuma namazı, Müslümanların kaynaşmalarını sağlamak açısından, büyük önem arz etmektedir.
Bu namaz sayesinde, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, güçlü-güçsüz, genç-ihtiyar aynı safta yer alırlar. Böylece Yüce Allah'ın huzurunda; herkesin eşit olduğu gerçeği tezahür etmiş olur.
O halde kılınan Cuma namazı ile, duaların kabul edileceği mübarek saatiyle; çeşitli konuların Müslümanlara duyurulduğu hutbesiyle; ve daha nice maddi ve manevi güzellikleri ile, Müslümanlar için bugün müstesna bir gündür. Müslümanlar olarak bu mübarek Cuma gününe özel önem vermeliyiz. Bunca özellik ve güzelliğin kendisinde toplandığı Cuma namazına iştirak etmek için, azami gayret sarfetmeli, büyük bir titizlik göstermeliyiz.
Hutbemi; Peygamberimiz (s.a.s.)'in, bu konudaki bir hadisi şerifiyle bitirmek istiyorum.
"Cuma gününde öyle bir zaman dilimi vardır ki, ona denk gelen Müslüman'a, Allah istediğini verir." (Buhari, Tecrid Terc. C.3, S. 105.)
İnsanın Evrendei Konumu Ve Yaratılış Amacı
Evrene baktığımızda canlı ve cansız olmak üzere değişik varlık türlerinin olduğunu görürüz. Bunlar; insanlar, hayvanlar, bitkiler, taşlar, dağlar, denizler, dünya, ay, güneş, yıldızlar ve gezegenlerdir. Sonsuz kâinatta yer alan varlık türleri sadece bunlarla sınırlı olmayıp, bu varlık türlerinin dışında bir de gözle görülmeyen ancak tahayyül edilebilen ve var olduklarına inanılan varlıklar da bulunmaktadır. Melek, cin, ruh gibi.
Bütün varlıkların kendilerine ait özellikleri ve bu özelliklere bağlı olarak da onlara verilen görevler vardır. Güneşin ısı ve ışık kaynağı olmasının, ona evreni ısıtma ve aydınlatma görevini getirmesi örneğinde olduğu gibi, varlıkların taşıdıkları özellikler aynı zamanda onlara yüklenilen görevlerin de temelini oluşturur. Bu bağlamda düşünüldüğünde insan; kendisine akıl ve irade gibi diğer varlık türlerinde bulunmayan olağan üstü hasletlerin verildiği ve bunun sonucunda ontolojik olarak, anlama sorgulama ve değerlendirme gibi üstün özelliklerle donatılan bir varlıktır. Bu özellikler insana özgü olup, beraberinde insana bazı görev ve sorumluluklar getirmiştir. “Gerçekten biz, insanı en güzel şekilde yarattık” ayetinde ifade edildiği gibi insan; “yaratılış amacının gerektirdiği fonksiyonlara tekabül eden bütün olumlu maddî ve zihinsel vasıflar ile donatılmış olarak, insanın dış görüntüsü(dış formu) ve insan kişiliği (nefs) dâhil olmak üzere, "yaratılış amacına uygun şekilde" var edilmiştir. O halde insanın, kendisine, “yaratılışımın bir amacı olmalı mı? Varlık olarak taşıdığım şu özellikler bana niçin verildi? Ben niçin yaratıldım?” gibi bazı sorular sorması gerekir. İsterseniz şimdi bu sorulara Kur’an perspektifinde cevap aramaya çalışalım.
Kur’an-ı Kerimde, Allah Teala “Gerçekten biz insanı… sadece kulluk etsin diye yarattık” buyurarak, insanın yeryüzünde bulunmasının sebebini belirtmektedir. İnsana akıl ve iradenin (olay, olgu veya eşya arasında tercih yapabilme özgürlüğünün) verilmiş olması, bu görev için, yani yeryüzünde var olma sebebinin oluşturduğu kulluk görevi için şarttır. Başka bir ifadeyle kişinin Allah katında sorumlu bir varlık olması yani mükellef olması için akıl ve iradesini kullanabilmesi gerekir. Bu sebeple insanoğlunun, yaratılışından getirdiği akıl ve irade, insana bu dünyada bulunmasının amacını da ortaya koymakta böylece kişiyi evrendeki varlıklar arasında hem kendisinden hem de evrenden sorumlu bir varlık haline getirmektedir. Evreni yönetme, evrene sahip olma güdüsünün insan fıtratında bulunuyor olması, insanoğlunun evreni ne şekilde yöneteceği konusunda da, aklın ve iradenin rehberliğini gerektirir. Yüce Allah insana, insanın yaşadığı evrende ona verdiği üstün özellikler sayesinde evrene nasıl hükmedeceğini de bildirdi. Allah Teala, insanlar arasından seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara mesajını ulaştırarak, aklın vahye göre şekillenmesi ve vahyin akla rehberlik etmesini istedi. Allah Teala, insanı yaratırken meleklere: “Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım”(Bakara 30) sözü ile insanın yeryüzünde kendi mülkünün (el-Mülkü lillah) emanetçisi olduğunu, insanın kendisinin de bir parçası olduğu evreni, akıl ve bilgi(vahiy) ile Allah’ın istediği şekilde yönetmesi gerektiğini belirtmektedir. Böylece değişik maddî ve zihinsel vasıflarla yaratılmış olan insan, hem kendisini hem de evreni, bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah Teala’nın ilkeleri doğrultusunda şekillendirerek, dünyadaki yaşamını tamamlayacaktı. Bu minval üzere hayata bakıldığında, hayatın anlamlı olması veya anlam taşıması, söz konusu bu ilkelere (vahiy) uyum ile doğrudan orantılıdır. Çünkü kâmil insanın (olgun mümin) kişiliğinin oluşumunda bu ilkeler belirleyicidir. Hayat, bu ilkelerle ne kadar uyumlu ise, o kadar anlamlı ve güzeldir. İnanan insanın, hayata bakışının temelini bu ilkeler belirler. İslam inancında; mal, mülk, evlat, kazançlar, hayat hatta ölüm deneme aracından başka bir şey değildir. Bunu daha net anlamak için şu ayetlere bakmak yeterlidir.
“Hanginizin en iyi şekilde iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve hayatı yaratan O dur.” (Mülk 2)
“Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonra da bize dönersiniz.” (Enbiya 35)
“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır” (Teğabun 15)
“And olsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız” (Ali İmran 186)
“Ey insanlar! Sizi Bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarınızdır; yalnız, inanıp yararlı iş işleyen kimselerin, işte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları kat kattır; işte onlar, yüksek derecelerde, güven içindedirler.” (Sebe 37)
Özet olarak insan, dış görüntüsü(dış formu) ve insanî kişiliği (nefs) dâhil olmak üzere, "yaratılış amacına uygun şekilde" var edilmiştir. İnsanoğlunun yeryüzüne gönderilmiş amacı, Yüce Allah’a kulluk etmektir. Allah’ın dilediği şekilde bir hayat sürmek için, arzu ve isteklerini onun rızası çerçevesinde şekillendirerek, evren ve içindeki her şeyin bir deneme aracı olduğunu bilip, Allah’ın, ona yüklediği sorumluluğunun bilincinde ilahi buyruklara (vahye) râm olmaktır. Böyle bir kaygı ile hayata hatta ölüme bakarak, vaat edilen cennete erişebilmektir.
Monoteizm(Tek Tanrıcılık)
Tanrının dünyadan ayrı ve tek olduğuna inanma. En büyük tektanrıcı sistemler MuseviliK, Hıristiyanlık ve İslam olmakla birlikte pek çok dinde tektanrıcı öğelere rastlanır.
Tek tanrıcılığa dayalı bu üç dinde tanrı, birlik ve yalınlık(ezeli varlık olarak tanrı) özelliklerini taşır. Ayrıca sadakatin ve güvenirliğin ifadesidir. Panteizm’deki tanrı anlayışından farklı olarak tektanrılıktaki tanrının kendi kişiselliği vardır. Kendi iradesiyle hem doğal hem de tinsel dünyalar yaratmıştır. Tanrı aynı zamanda en yüksek iyiliğin kaynağıdır.
İbranice kutsal metinler, İsrailoğullarının öbür tanrıların varlığını yadsımaksızın bir tanrıya tapmış olduğunu gösterir. Hıristiyanlık’ta ise üçlü baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi vardır. Bunlar bu iki dini tektanrıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Tektanrıcılık Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte İslam’da olduğu kadar vurgulanmaz. İslam inancına göre Allah birdir, varlığının başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmış şeylerin hiç birine benzemez.
Hanımların günlük beyaz akıntısı abdesti bozar mı?
Günümüzde hanımların beyaz akıntısı üzerine araştırma yapan alimlerimiz, bunun vücudun normal bir durumu olduğu görüşünü benimsemiştir.
1- Hayız ve nifas dönemleri haricinde kadınların genital organından beyaz renkli ve kokusuz bir akıntı gelmektedir. Günümüz hekimlerinin bilimsel araştırmalar sonucunda ulaştıkları neticeye göre bu akıntı, tıpkı tükürük ve gözyaşı salgısı gibi vücudun sağlıklı ve normal faaliyetlerine devam etmesinin bir sonucudur. Ancak genital organda herhangi bir iltihap yahut hastalık ortaya çıktığında bu akıntının rengi ve kokusu değişmektedir.
2- Dinimizin temel iki kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberimiz’in hadislerine bakıldığında, bu konunun doğrudan ele alınmadığını görürüz. Yani kadınlardan gelen beyaz akıntının temiz olup olmadığı, abdesti bozup bozmadığına dair bir açıklama Yüce Kitabımız’da yer almadığı gibi, Hz. Peygamber’den bize konuyla ilgili bir açıklama nakledilmemiştir.
3- Serahsî, Kâsânî, Merginânî, Halebî, İbn Âbidîn gibi Hanefî mezhebi alimleri başta olmak üzere fıkıh kitaplarının “abdesti bozan şeyler” bahislerini incelediğimizde, bu alimlerin genel olarak “önden ve arkadan çıkan her şey”in abdesti bozduğu kanaatinde olduklarını görürüz. Bu alimler eserlerinde “önden çıkan şeyler”i açıklarken örnek olarak meni, mezi, vedi gibi sıvıları gösterirler. Bu noktada dikkatimizi çeken husus, adı geçen her üç sıvı da erkekleri ilgilendirmektedir ve bu sıvılar ya şehevi duygular sonucunda yahut da idrardan sonra ortaya çıkan necis-pis maddelerdir. Dikkatimizi çeken bir başka husus, alimlerimiz bu konuyu ele alırken hanımları ilgilendiren bir açıklamaya yer vermemektedir.
4- Yukarıda isimlerini saydığımız alimlerin eserleri başta olmak üzere büyük fıkıh eserlerimizin çoğu, kadınların özel halleri ile ilgili sadece hayız-adet kanı, nifas-doğum sonrasında gelen kan ve istihaza-adet dönemi dışındaki kanamalar meselelerine temas etmektedir. Hanımlardan adet dönemi dışında ve bir hastalık söz konusu olmaksızın gelen beyaz akıntıya, “hanımlara mahsus haller” konusunda da hiçbir şekilde temas edilmemektedir. Bu durum, o kitapları yazan alimlerimizin, yaşadıkları dönemin tıp bilgisindeki yetersizliğe bağlı olarak konudan yeterince haberdar olmamaları ile ilgilidir.
5- Başta Ömer Nasuhi Bilmen ilmihali olmak günümüzde satılan birçok güvenilir ve muteber ilmihalde, hanımların avret yerine pamuk vs. koymaları gerektiği, bu pamuk ıslak şekilde çıktığı takdirde abdestin bozulacağı bilgisi yer almaktadır. Yukarıda da açıklamaya çalıştığımız gibi bu bilginin kaynağı Yüce Kitabımız yahut Hz. Peygamber’in açıklamaları değildir. O eserleri kaleme alan kişiler, hanımlara ait özel bir durum olan günlük beyaz akıntıyı, erkeklere mahsus necis-pis akıntılara benzeterek hüküm vermiş ve geçmiş dönemdeki ulemanın kitaplarında yer alan eksik bilgiyi olduğu gibi nakletmişlerdir. Ancak unutulmamalıdır ki, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bu durum, o eserleri kaleme alan kişilerin büyüklüğüne bir zarar getirmez.
6- Günümüzde bu konuda araştırma yapan fıkıh alimleri, hanımların beyaz akıntısının vücudun “normal” faaliyetinin bir neticesi olması dolayısıyla necis-pis sayılamayacağı, abdesti bozmayacağı ve bu akıntının bulaştığı çamaşırın namaz kılmadan önce değiştirilmesinin zorunlu olmadığı sonucuna ulaşmışlardır. Ancak bir hastalık sonucu genital organdan rengi ve kokusu değişmiş, alışılanın dışında bir akıntı gelirse, o akıntı özür hali sayılır ve akıntının sahibi özür kanı ile ilgili hükümleri uygular.
7- Verdiğimiz bu bilgilere rağmen, bugüne kadar pamuk kullanmayı alışkanlık haline getirmiş, sağlık açısından bundan bir zarar görmeyen ve kendisini bu şekilde rahat hisseden bayanların bu alışkanlıklarına devam etmesi saygıyla karşılanmalıdır.
Hz.Muhammedin örnek ahlakı
Bunu bana öğretmenim dönem ödevi vermişri belki başka kişilerede yardımcı olurum diye paylaşıyorum...
Hz. Muhammed’in Örnek Ahlakı
Hz. Muhammed üstün kişiliği, güvenilirliği , insana değer vermesi , hakkı gözetmesi , sabırlı ve hoşgörülü oluşuyla en güzel örnektir.
Hz. Muhammed’in en önemli özelliği , başkalarına önerdiği öğütleri ve ahlak kurallarını önce kendi yaşamında uygulamasıdır. O , kendini başkalarından üstün görmemiş , Kur’an’ın öğütlerini ve yasaklarını yaşamının her anında uygulamıştır. Bu konuda , Kur’an’ın ,”Ey iman edenler ! yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz.” Ayetlerini kendine ilke edinmiştir.
HZ.MUHAMMED’İN YAŞAMINDA ÖNEM VE ÖNCELİK
VERDİĞİ BAZI AHLAKİ KAVRAMLAR
CESARET ADALET GÜVEN MERHAMET
ADİL OLMA GÜVENİLİRLİK
SABIR ÖRNEK AHLAK DANIŞMA
SÖZ VERME DEĞER VERME ZAMANI İYİ HOŞGÖRÜ
DEĞERLENDİRME
Hz. Muhammed cesaretliydi
Cesaret ve kararlılık başarılı olmanın temel ilkelerinden biridir. İnsanlar cesaretleri sayesinde zor işleri başarmışlardır.
Hz. Muhammed’in başlıca özelliklerinden biri de cesaretli olmasıdır. O, yaşamı boyunca inanç,adalet ve insan hakları için mücadele etmiştir. Güçsüzleri ve kimsesizleri savunmuştur. Zorluklar karşısında hiçbir zaman yılgınlık göstermemişler.
Peygamberlik görevi verildikten sonra , insanları İslam davet etmeye başladığında Hz. Muhammed tek başına idi.Kötülüğün, ahlaksızlığın,her türlü ayrımın yapıldığı bir toplumda o,hiçbir zaman yılgınlık göstermemiştir.
Hz. Muhammed ,tehlikeli zamanlarda ve savaşların en şiddetli anında bile herkese cesaret örneği olmuştur. O her zaman,”Allah’ım!Cimrilikten , korkaklıktan ve tembellikten sana sığınırım.”diye dua etmiştir.
Peygamberimiz , Müslümanların büyük çoğunluğu Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra hicret etmiştir. Hicret yolculuğunda Sevr Dağı’ndaki mağarada kaldıkları sırada , düşmanlardan bir grup , mağaranın ağzına kadar geldiği zaman endişe duyan Hz. Ebubekir’e , “Üzülme çünkü Allah bizimle beraber .”diyerek cesaret vermiştir. O her konuda olduğu gibi karşılaştığı zorlukların üzerine cesaretle gidişi ile de bize örnek olmuştur.
Hz. Muhammed güvenilir bir insandı
Hz. Muhammed sözleriyle, yaşayışıyla ve davranışları ile insanlığa örnek olmuştur. Yaşamı boyunca Yüce Allah’ın “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”buyruğunu kendisine ilke edinmiştir.
Hz. Peygamberimizin yalan söylediği,sözünde durmadığı,bir kimseyi incittiği,başkasına zarar verecek davranışlarda bulunduğu görülmemiştir. Bu özellikleri ile o yaşadığı toplumun taktirini kazanmıştır.
Hz. Muhammed gençliğinde ticaretle uğraşmış, bu alandaki başarısı ve dürüstlüğü herkesçe taktir edilmiştir. Mekke’nin soylu ve zengin kadınlarından Hz. Hatice ona iş ortaklığı teklif etmiştir. Hz. Hatice ona olan güvenini de ”Ey Muhammed sen halkın içinde iyi tanınıyorsun,doğru güvenilir ve güzel ahlaklısın.”sözleriyle belirtmiştir.
Hz. Muhammed bir gün “Ey Kureyş! Şu dağların arkasında size karşı hazırlanan bir ordu var desem bana inanır mısınız? diye sorduğunda; hepsi:”Evet, çünkü senden hiç yalan söz işitmedik.” Diyerek onun doğruluğunu onaylamışlardır.
İçinde yaşadığı toplumda Hz. Muhammed’e öylesine bir güven oluşmuştu ki bir çok kişi Müslüman olmamasına rağmen gönül rahatlığıyla değerli eşyalarını ona emanet ediyordu.
Bizler de Peygamberimizin güzel ahlakını örnek almalıyız. Söz,iş ve davranışlarımızda dürüst ve güvenilir olmalıyız.
Hz. Muhammed merhametli idi
Hz Muhammed’in başlıca ahlaki özelliklerinden biri de merhametli olmasıdır. O; yaşamı boyunca yaratılmış tüm varlıklara karşı merhametli davranmıştır.
MüslümanLarın ßilime Katkıları
Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesine ulaşmasında en büyük paylardan biri bilime aittir. Bilimin tarihi gelişimi incelendiğinde, tarih boyunca keşifler yapmış, bilimsel gelişmenin öncüsü olmuş bilim adamlarının büyük çoğunluğunun güçlü bir Allah inancına sahip olan Müslüman bilim adamları olduğu dikkat çekmektedir. İslam ahlakının yaşandığı bir ortamda yetişmiş, tüm yaşamlarını ve bilime dair çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslüman bilim adamları, dünyanın bugün sahip olduğu yüksek medeniyete çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.
Bilim, Allahın sanatını ve yaratışındaki ihtişamı görebilmenin en hikmetli araçlarından biridir. Yüce Allah Kuranda insanlara; göklerin, yerin, dağların, tohumların, hayvanların, gece ile gündüzün meydana gelişinin, insanın kendi doğumunun ve varlığının, yaratılmış daha birçok varlığın üzerinde düşünmelerini bildirmiştir. Bunların detaylarını genellikle bilim yoluyla inceleyebilen insan ise tüm varlıklarda Allahın sonsuz sanatını görecek, böylece kendisini ve tüm evreni yoktan yaratan Rabbimiz'i daha iyi tanıyabilecektir.
Tarihte Müslümanlar arasında bilime öncülük eden birçok bilim adamı varolmuştur. İslam ahlakının yayılmasıyla da, sayıları artan Müslüman bilim adamları modern bilimin oluşumuna temel oluşturacak keşifler yapmışlardır. Nitekim İslam Tarihine bakıldığında, Kuran ahlakıyla birlikte Ortadoğu coğrafyasına bilimin de girdiği görülmektedir.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batıda Roma ve Doğuda başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imani ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki bu çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla pek çok alanda bilimin gelişmesine katkıda bulunan Müslümanlar, böylelikle kendilerinden sonra gelen bilim adamlarına yol göstermişlerdir.
Kuranın ışığında bilime yönelerek günümüze kadar yansımış başarılar elde eden Müslüman bilim adamlarından bazıları şöyledir:
Harizmi (780 850)
9. yüzyılda Hârizmide dünyaya geldiği için Hârizmi adıyla anılan ünlü bilim adamı, matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında araştırma yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematiğin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Hârizminin cebirle ilgili yapıtı, 12. yüzyılda Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiştir. Bu eserlerin en dikkat çeken yönü, açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren birtakım tablolar içermesidir. Bunların dışında, yön bulmada kullanılan usturlabın (yıldızların dünyaya göre yüksekliklerini ölçme aleti) yapımının ve kullanımının anlatıldığı iki eseri daha bulunmaktadır. Hârizmi, Batlamyusun Coğrafya adlı yapıtını, Kitâbu Suretil-Ard (Yerin Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya Arapçaya çevirerek, matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerin İslam dünyasına girmesinde önemli bir rol üstlenmiştir.
Hârizmi, aynı zamanda Kitabu-Suret-il-Arz adlı enlem ve boylam kitabında, Nil Nehrinin kaynağını açıkladı. Malvanın merkezi olan ve Hindistan’ın Gwalyar eyaletinin Ujjain şehrinden geçen boylam dairesini başlangıç meridyeni olarak kabul etmiş ve Batlamyusun astronomik cetvellerini tashih etmiştir.
Hârizminin hazırladığı astronomi tabloları asırlarca ilim dünyasında kaynak olarak kullanılmıştır. Astronomi için gerekli trigonometri bilgisi ve trigonometri cetvelleri de bulunmaktadır.
Fergani
Dokuzuncu yüzyılda yaşamış, ekliptik eğimi ve Güneşin de kendine göre hareketli olduğunu keşfeden büyük astronomi ve matematik alimidir. Türkistan’ın Fergana bölgesinden olan Fergani, astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarında deneye dayanan araştırmalar yaptı. Ancak astronomiye daha çok ağırlık verdi. Gök cisimlerinin hareketlerini inceledi ve Batlamyusun astronomi biliminde kabul gören iddiaları hakkında yankı uyandıran yorumlar yazdı.
Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirleri arasındaki mesafeleri araştırdı. Araştırmaları sonucu yaptığı saptamalar, Batı astronomisinde Kopernike kadar değişmez ölçüler olarak kabul edilerek yüzlerce yıl kullanıldı.
Ferganinin araştırmaları sonucu ilk kez Güneşin de bir yörüngesi bulunduğu ve kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğü ortaya konmuştur. Ayrıca 41 yıl boyunca devam eden astronomi araştırmaları sonucunda enlemler arasındaki mesafeyi de saptamıştır.
Ferganinin en dikkat çeken çalışmalarından biri ise, Güneş tutulmasını önceden belirlemek için keşfettiği yöntemdir. 842 yılında bu yöntemle Güneş tutulmasını önceden saptamıştır.
Astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarındaki çalışmaları bu ilim dallarının gelişmesine ve temellerinin güçlenmesine vesile olmuştur. O devirdeki tüm Türkistanlı alimler ve Avrupalı bilginler üzerinde Ferganinin etkisi görülmektedir. Latinceye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu.
Ferganinin astronomi ile ilgili eserlerinden yalnızca altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu ilm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyyedir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxford, Paris, Kahire ve Amerika’da Princeton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Farabi (870- 950)
Matematik, botanik, tıp, musiki, felsefe ve mantık alanında eserler yazmış büyük İslam alimidir. Farabi, ilimlerin sınıflandırılması ve mantık alanında kendine özgü yöntemler kullandı. İlimleri sırasıyla; dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik, medeni ilimler şeklinde beş ana başlık altında sınıflandırdı. Farabinin yaptığı bu sınıflandırma, Aristo ile Kindinin yaptığı sınıflandırmalardan önemli farklılıklar göstermektedir.
Fizik alanında da önemli çalışmalar yapan Farabi, sesin fiziki açıklamasını yapan ilk alimdir. Yaptığı deneyler sonucunda titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını tespit etti.
Tıp alanında yaptığı çalışmalarda sağlıklı bir bedene sahip olmak için neler yapılması gerektiğini araştırarak bu doğrultuda tıp ilmi için yedi esası saptadı. Özellikle insan bedenindeki tüm organların tanınması, hastalıkların çeşitlerinin bilinmesi, ilaçlarla ilgili detaylı bilgilere sahip olunması konularına öncelik verdi.
Yazdığı eserler ders kitabı olarak uzun süre okutulan Farabi, yalnızca İslam alimlerini değil, kendisinden sonra gelen birçok Batılı bilim adamını da etkiledi.
İbni Sina (980-1037)
Dünyadaki bütün ilim çevreleri tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en değerli alimlerinden biri olarak kabul edilen İbni Sina'nın, henüz 18 yaşındayken çağının bütün ilimlerini öğrendiği bilinmektedir.
Ünlü eseri el-Kânûn fit-Tıb (Tıp Kanunu), beş ciltlik ve yaklaşık bir milyon kelimelik büyük bir tıp ansiklopedisidir. Bu eser gerek içeriği gerekse hazırlanış tarzı bakımından, asırlarca dünya tıp literatürüne yol göstermiştir. On üçüncü yüzyıldan itibaren Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulurken, çağın Fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinin de temel kitabı olmuştur. Kendisinden sonra, yeni tıbbın doğuşuna kadar Türkçe, Arapça, Farsça ve çeşitli Batı dillerinde yazılmış eserlere kaynaklık etmiştir. El-Kanunda söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.
İbni Sina tıp dünyasında ilk defa tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak ayırmıştır. Ayrıca cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülmesi için anatominin önemini vurgulamış ve hayati tehlikenin çok yüksek olmasından dolayı tercih edilmeyen cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vererek ameliyatlarda kullanılmak üzere aletler tavsiye etmiştir.
İbni Sina, felsefe alanında da gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkilemiştir. Yapıtları 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve bunun ardından da tüm dünyaya yayılmıştır.
Biruni (973- 1051)
Onuncu ve on birinci yüzyıllarda İslam dünyasında yetişmiş olan büyük fen ve din alimi Biruninin, eserlerindeki yüksek fen bilgileri kendisinden sekiz asır sonra yaşamış olan fen alimlerini dahi şaşırtmıştır. Astronomi alanındaki çalışmalarına 995 yılında Güneşin ve gezegenlerin eğimini saptayarak başlamıştır.
Yaşadığı asra Biruni asrı denmesine neden olan ve yaşadığı dönemden asırlar sonra dahi eserlerinden yararlanılan Biruni yalnızca İslam aleminde değil, tüm dünyada etki uyandırmıştır. Aslen Türk olan Biruni, Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri neticesinde bu medeniyetin çok geniş sahalara yayılmış olmasından dolayı insanlığın, özellikle ilmi alanda büyük kazançlar elde ettiğini belirtmiştir.
Günümüzde özellikle Batı bilim dünyasında yer çekimi kanununun İngiliz bilim adamı Newton tarafından keşfedildiği kabul edilse de bu konuda ilk defa fikir ortaya atıp incelemelerde bulunan Birunidir. Ayrıca çağımızda henüz sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirmiştir. İçinde bulunduğu çağda Ümit Burnunun varlığından ilk bahseden alim olan Biruni, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan da detaylı bilgiler vermiş, ayrıca Kristof Kolombdan beş asır önce Amerika kıtasından ve Japonya’dan söz etmiştir.
Kitab-üt- Tefhim fi Evaili Sanaat-it-Tencim, Kitab-ül-Cevahir fi Marifet-il-Cevahir adlı eserinde kıymetli taşlar ve madenlerden bahsetmektedir. Biruni, izafi (rölati, nisbi) yoğunlukları, mahruti alet dediği ve en eski piknometre (yoğunluk ölçme aleti) denilebilecek bir alet vasıtasıyla belirlemiştir.
Biruni, cebir, geometri ve coğrafya konularında o konuyla ilgili bir ayet zikretmiş, ayette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, ilim öğrenmekteki amacının Allah’ı tanımak ve hakikati bulmak olduğunu dile getirmiştir. Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır.
Zehravi (936 - 1013)
Endülüsün Zehrâ şehrinde doğan Zehravi, İslam dünyasında ve Batı dünyasında cerrahiyi konu edinen son bölümüyle tanınan el-Tasrif adıyla bir eser hazırlamıştır. Dönemin cerrahi ile ilgili bilgilerini özetlemiş, tecrübe edinmek için canlı hayvanlar üzerinde ameliyatlar yapılması gibi yeni görüş ve yöntemleri tıp dünyasına kazandırmıştır. Bu nedenle el-Tasrifin cerrahi ile ilgili son bölümü, Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiş ve 1497de Venedik’te, 1541de Baselde ve 1778de ise Oxford’da basılarak çoğaltılmıştır.
Hazini
On ikinci yüzyılda Türkistan’da yetişen Hazini, yerçekimi ve terazilerle ilgili yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Hazini, Newton’dan 500 yıl önce, her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç olduğunu söylemiştir. Roger Bacondan yüz yıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır. Ayrıca birçok İslam şehrinde kıblenin nasıl bulunabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır.
Hazini, ışığın kırılma prensiplerini de incelemiş ve gökyüzüne temas eden güneş ışınlarının dünyaya doğrudan doğruya dik olarak değil, kırılarak ulaştığını saptamıştır.
Hazini, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya biliminin gelişmesine de vesile olmuştur. İcat ettiği Mizanül-Hikmet (Hikmet Terazisi) adlı hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerle oldukça yakın değerlere sahiptir. Ayrıca astronomi alanında da eserleri vardır.
Ebul İz El-Cezeri
1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Cezeri, İslam medeniyetinin ileri olduğu Doğu Anadolu’da Diyarbakır Artuklu Sarayında 32 yıl başmühendislik yaptı. Burada ilmi çalışmalar yapan Cezeri, aynı zamanda haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmi olan sibernetik ilminin ilk kurucusudur. Zamanla gelişerek bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanıyan bu bilim dalı, insanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. İngiliz nöroloji profesörü Dr. Ross Ashby ancak sekiz asır sonra 1951 senesinde üstün denge durumuyla ilgili bir çalışma ortaya koymuştur.
El Cezeri, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan Kitab-el Hiyal adlı kitabın yazarıdır. Eserde yer alan bütün şekilleri kendisi çizmiş ve renklendirmiştir. 20. asrın başından itibaren batı dünyasında büyük ilgiyle karşılanan bu eser, 1974 senesinde Al Jazaris Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices adıyla Donald R. Rill tarafından İngilizceye çevrildi. Kitabın tercümesine bir önsöz yazan meşhur bilim tarihçisi Prof. White Jr. ise önsözde, birçok keşfin Leonardo da Vinci ve diğerlerinden çok önce Cezeri tarafından yapıldığını belirtmektedir.
Kadızade-i Rumi (1337-1421)
Matematik, astronomi ve fıkıh alimi olan Kadızade-i Rumi, Semerkandda Timur Hanın oğlu Şahruhtan büyük saygı görerek, Şahruhun büyük oğlu Uluğ Beyin hocalığını yapmıştır. Uluğ Bey de hocası Kadızadeye büyük önem verip, onun için bir medrese ve rasathane yaptırdı. Kadızade-i Rumi, bu rasathanede yaptığı gözlemler neticesinde eski Yunan bilginlerinin elde ettiği birçok bilginin hatalı olduğunu saptadı. Astronomik cetvel ve tabloların tekrar düzenlenmesiyle yakından ilgilendi. Kadızade-i Ruminin en dikkat çekici çalışmalarından biri sinüs 1i hesaplamasıdır.
Ali Kuşçu
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle büyük bir üne sahip Ali Kuşçu, astronominin önde gelen bilginlerinden olarak kabul edilir. Özellikle bu iki alanda çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunmuştur.
Fatih Külliyesinde bir güneş saati yapan Ali Kuşçu, İstanbul un enlem ve boylam derecesini belirlemiştir. Ayın ilk haritasını çıkaran Ali Kuşçunun adı bugün Ayın bir bölgesine verilmiştir.
Ali Kuşçunun astronomi ile ilgili en büyük eserlerinden biri Risale-i fil Heye (Astronomi Risalesi)dir. Matematik alanındaki büyük eseri Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)dir. Risaletül-Fethiye adlı eseri ise 19. yüzyılda, İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yerkürenin eksenindeki eğikliği 23o3017 olarak belirlemiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine (23o27) oldukça yakın bir değerdir.
Akşemseddin (1389-1459)
Ünlü Türk bilgini ve hekimi olan Akşemseddin, genç yaşta çeşitli ilimler konusunda başarılar elde etmiş ve iyi bir tıp tahsili yapmıştır. Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer diyerek önemli bir konuyu vurgulamıştır.
Sultan II. Murat ve II. Mehmet’e yakınlığıyla tanınan Akşemseddin'in, yaptığı ilaçlarla saray ve çevresinde birçok hastayı iyileştirdiği bilinmektedir. Akşemseddin'in son derece büyük önemi olan iki büyük tıbbi eseri halen tıp literatüründe önemlerini korumaktadır.
Uluğ Bey (1393-1449)
Özellikle astronomi ve matematik ilimlerinde çalışmalar yapan Uluğ Bey, genç yaşına rağmen yaşadığı dönemde ilmi çalışmalara öncelik vermiş ve 1417 yılında astronomi alanında çalışmaları genişletmek için medrese yaptırmıştır. El Kaşi ve Kadızade-i Rumi gibi döneminin en ünlü bilim adamlarını bu medresede toplayan Uluğ Bey, sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosinüs tabloları ve küresel trigonometri formülleri konusunda çalışmalar yapmıştır.
Medresenin ardından 1428 yılında Semerkantta yaptırılan gözlemevinde özellikle Batlamyusun yaptığı çalışmadan beri ilk kapsamlı yıldız cetveli olan Uluğ Beyin Yıldızlar Cetveli önem taşımaktadır. Bu yıldız kataloğu 17. yüzyıla kadar astronomi çalışmalarına kaynaklık etmiştir. Ayrıca bu gözlemevindeki gözlemler, o zamana kadar kesin doğru olarak kabul edilen Batlamyusun hesaplamalarındaki birtakım yanlışları da ortaya çıkarmıştır.
Gözlemevindeki gözlemler sonucu elde edilen veriler, Uluğ Beyin oldukça doğru bir saptamayla bir yılın uzunluğunu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Uluğ Beyin ilim dünyasına diğer katkıları ise Güneşe, Aya ve gezegenlere ilişkin elde ettiği verilerdir.
Sonuç
Yazı boyunca bilimsel alanda yaptıkları birbirinden değerli çalışmaları ele aldığımız Müslüman bilim adamlarının ortak noktası, Yüce Allahın sonsuz ilminin delillerini inceleyip Onun kudretini daha da iyi kavrayabilmeye verdikleri önemdir. Bu bilim adamları yalnızca bilimsel çalışma yapmakla kalmamış, evrendeki detayları gördükçe Allah korkularını artırmak ve insanlara Allahın mutlak varlığını tanıtmak için çalışmalarını büyük bir şevkle devam ettirmişlerdir. İlmin öncüleri, Yüce Rabbimizin yarattığı muhteşem mekanizmaları gözler önüne sererken, aynı zamanda tabiatı ilahlaştıran (Allah’ı tenzih ederiz) batıl dinleri de yok etme amacını gütmüşlerdir. Kuran ayetlerinde yer alan bilgileri incelemiş, bunların sırlarını keşfetmek amacıyla bilimi doğru bir şekilde kullanmışlardır. Kuranın bilime yol göstermesini örnek alıp, bu araştırmalardan ortaya çıkan bilimsel bulguları tüm insanların hizmetine sunmuşlardır. Müslüman bilim adamlarının bu öncülüğü, günümüzde tüm Müslümanlar tarafından da örnek alınmalıdır. Böylelikle, Rabbimiz'in yaratış delillerini tüm insanlar yaygın şekilde bilecek ve Allahın izniyle din ahlakının yaygınlaşmasında olumlu gelişmelerin yaşanmasına vesile olacaktır.
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 11. sayı (Mayıs 2005) 34. sayfada yayınlanmıştır.
Tesettür farzdır
Tesettür farzdır
Sual: Dinimiz, kadının nasıl kapanacağını açıkça bildirdiğine göre bunun tartışması niçin yapılıyor? Tesettürü inkâr eden dinden çıkmaz mı?
CEVAP
Kadınların tesettürü kesin olarak açıklanmıştır. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır.
Kur'an-ı kerimde genel olarak her şey, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamış, o günden beri uygulanmıştır.
Kur'an-ı kerimde mealen, (Sakın ana-babana öf deme) buyuruluyor. (İsra 23)
Bir kimse, ana-babasına öf demese, fakat sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, bu kimse Kur'ana uymuş mu oluyor? Âyet-i kerimenin manası, (Ana-babanızı üzmeyin hatta onlara öf bile demeyin) demektir. (Beydavi)
Bunun için Kur'an-ı kerimdeki bir âyetin hükmünü öğrenmek için Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şerifler lüzumsuz olurdu.
Hırsızlık suçtur. Bir hakim, kanunları esas almadan, sırf Anayasaya göre bir hırsıza ceza veremez. Çünkü hırsızlığın cezası açıkça Anayasada bildirilmemiştir. Birçok hükümler kanunlarla açıklanmıştır.
Bunun gibi, dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Bir okuyucu "Kur'an tercümesi, okuyarak dinsiz oldum" diye acı bir itirafta bulunmuştu.
Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç kullanan ölebilir. Fakat yanlış hüküm çıkaran imanını kaybedip, sonsuz azaba düşebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]
(Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur.) [Mekt.Rabbani]
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyle:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış kıyafetlerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza görmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]
Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resul aleyhisselamın nasıl açıkladığına bakmalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir.) [Mecmaul-enhür, El-mugni]
Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resulüne tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir!
Hazret-i Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)
Hazret-i Âişe validemiz buyurdu ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen futalarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai)
Kadın avrettir, tesettürü farzdır. Âyet-i kerimeyi kendi görüşüne göre tefsir edip bu farzı inkâr etmek küfürdür.
Bir kadın açık gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzumsuz olduğunu söylerse kâfir olur. Günah ile küfür farklıdır.
Sual: "Teferruat" diyerek saçları açmak uygun mu? Sokağa çıkarken peruk takabilir miyim?
CEVAP
�Teferruat� diyerek saçları açmak haramdır. Hele kapanmaya önem vermeyenin imanı gider. Sokağa çıkarken peruk takmak zaruretsiz caiz değildir. Erkekler arasında başını açmak zarureti olduğu zaman, kadının peruk kullanması caiz ve lazım olur. Zaruret, başka çare bulamamak demektir. Sadece zaruret halinde peruk takabilirsiniz.
Sual: Namaz, oruç, zekat ve hac ne zaman farz oldu? Tesettür ne zaman emredildi?
CEVAP
Beş vakit namaz, miladi 621 yılında ve hicretten bir yıl önce mirac gecesinde farz oldu. Mirac�dan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.
Hicret, 622 de oldu.
Ramazan orucu, 624�te farz oldu.
Zekat da 624�te Ramazan ayında farz oldu.
Hac ise 631�de farz oldu.
625 ve 627 yılında kadınlara örtünme emri geldi.
Kadınların Peygamber efendimize gelerek sual sormaları, oturup dinlemeleri hicab âyeti gelmeden önce idi. Hicab âyeti gelince, kadın erkek artık bir arada oturulmadı. Kadınlar soracaklarını, ezvac-ı tahirattan sorup öğrendiler. Resulullah efendimiz ise 632�de vefat etti. Demek ki Peygamber efendimiz, tesettür âyetinden 5 yıl sonra vefat etti. Ondan önce tesettür yoktu. Önceki hayatını anlatıp, �Resulullah kadınlarla oturup konuşurdu, kadınlar açık gezerdi� demek yanlış olur.
Sual: Usul ve füru nedir? Farzlar ve haramlar için, füruat denir mi?
CEVAP
Hanefi mezhebinin âlimleri, itikatta İmam-ı Mâtüridi�ye tabi olmuşlardır; çünkü İmam-ı Mâtüridi, usul ve füruda, İmam-ı a�zamın mezhebindedir. Usul, itikat demektir. Füru, ahkâm-ı islamiyye demektir. (Milel ve Nihal)
Açıkça bildirilen farzlara ve haramlara inanmak, mesela içkinin, kumarın, domuz etinin haram olduğuna, beş vakit namazın, orucun, zekâtın, tesettürün farz olduğuna inanmak da usuldendir, füruat değildir. Bunların farz veya haram olduklarını inkâr etmek, küfür olur.
İmam-ı Şafii hazretleri, (Usul bilgileri; kitap, sünnet ve icma-i ümmettir. Bunlara inanmak şarttır) buyurdu. (Mizan-ül-kübra)
Kuran-i Kerİm’e GÖre Hz. Muhammed
KURAN-I KERİM’E GÖRE HZ. MUHAMMED (s.a.v.)
Hz. Muhammed’i bize en iyi şekilde tanıtabilecek kaynak Kuran’dır. Kuran’ı bize ulaştırıp, açıklayan Hz. Muhammed’dir. O’nu bize ulaştıran kişi hakkında en sahih bilgiye ulaşabileceğimiz kaynak yine Kuran’ın kendisidir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed’in beşer olması, Peygamber olması, Kur’an-ı Kerim’de bize açıklayan olması, uyarıcı olması, alemlere rahmet olması vb. bir çok özelliği zikredilmektedir.
1-Hz. Muhammed Bir İnsandır
Allah’a ve kendine yabancılaşan insanları, doğru yola çağırmak için her seferinde Allah insanlara vahiy göndermiş ve onları doğru yola çağırmıştır. Vahye muhatap olan insanlara, vahyi ulaştıracak olanında insan olması ilahi bir yasadır. Bize mesajı ulaştıran Peygamberler bizim gibi insan değil de insan üstü bir varlık olsaydı, bizim o varlıkla ilişki kurabilme imkanımız asgari seviyeye inerdi. “Eğer yer yüzünde yürüyen ve nimetlerinden istifade eden melekler olsaydı, biz onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik” ayetinde de söylendiği gibi bizim dertlerimizden anlamayan, bizim gibi olmayan bir varlığın Peygamber olmasının hiçbir anlamı olmayacaktır.
Vahye muhatap olan insanların büyük kısmı , vahyin kendisiyle, getirdiği mesajla değil vahyi getirenin beşer olmasıyla ilgilenmiştir. Kuran’a baktığımız zaman helak olan bütün kavimlerin kendileri beşer olan Peygamberi değil, melek olan, beşeriyet üstü olan Peygamberi istediklerini görmekteyiz. Bu inkarcı psikolojisinin bir benzerini de Mekke Müşriklerinde görmek mümkündür. Mekke müşrikleri de diğer inkarcılar gibi Peygamberin büyük bir adam yada melek olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Hz. Muhammed’in aralarında yaşayan en güvenilir insan olması bile bu düşüncelerini değiştirmemiştir.
Mekke Müşrikleri “…Allah, bir insanımı elçi gönderdi?...” diye sormuşlardır. Bu soruya cevap olarak, Kuran-ı Kerim’de bir çok kereler Hz. Muhammed’in ve tüm Peygamberlerin beşer olduğu vurgulanmıştır.
Allah (c.c.) Peygamber Efendimizden de “De ki” hitabıyla beşer olduğunu insanlara hatırlatmasını istemiştir. Ayette “De ki: Ben de yalnız sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak koşmasın.” buyurulmuştur. Hz. Muhammed’de her işinde bu hitabı aklında tutarak hareket etmiştir.
Yukarıdaki emre muhatap olan Hz. Muhammed’in kendiside bir çok kereler beşer olduğunu tekrarlamış, insanları bu konuda uyarmıştır. Hurmaların aşılanması olayından sonra şöyle demiştir: “Ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem alınız; ancak kendi kafamdan bir şeyi emredersem, ben de bir beşerim”
Her insanın sahip olduğu özellikleri Hz. Muhammed’de üzerinde taşımıştır. O da her insan gibi üzülmüş, hata yapmış sevinmiş ağlamış ve her insanın akıbeti olan ölümü tatmıştır.Ayette “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip gitmiştir. O, ölür veya öldürülürse topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz?...” buyurularak Hz. Muhammed’in de öleceğine vurgu yapılmıştır.
Her insan hata yapabileceği gibi Hz. Peygamber’de hata yapmıştır. Hatta bu hatalardan bazıları ayetle düzeltilmiş, O uyarılmıştır. Abese suresinin ilk ayetlerinde : “Surat astı ve yüz çevirdi, ona kör geldi diye. Sana kim söyleyecek? Belki de o arınacak; ya da hatırlayacak da, Hatırlatma kendisine yarar sağlayacak. O ki, kendisini yeterli görür, senin ilgilenmene karşın! Oysa arınmak istemesinden sana ne? Ve o ki, sana gelir, koşarak , çok korkarak; o zaman ondan uzaklaşıyorsun!” buyrulmaktadır. Bu ayetlerin iniş sebebi olarakta şu olay anlatılmaktadır. “Hz. Muhammed, Mekke’nin eşrafıyla ilgilenirken Ümmü Mektum isimli ama ona soru sormak için gelmiştir. Hz. Peygamber onun sorusuna cevap vermediği için buradaki tutumu eleştirilmektedir.” Bu olaydan sonra Hz. Muhammed Ümmü Mektum’u her gördüğünde ona “Gel ey Rabbimin kendisi yüzünden beni azarladığı adam” diye hitap edecektir.
Hz. Peygamber bana “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin buyurmuştur.. Kul olmasını öncelikle söylüyor olmasını dikkatli düşünmek gerekir. Buradan çıkarabileceğimiz bir şeyde Hz. Muhammed’inde tüm insanlar gibi Allah’a karşı kulluk sorumluluklarının olduğudur.
2-Hz Muhammed Bir Peygamberdir:
Yukarıda da söylediğimiz gibi Hz. Muhammed’de diğer insanlar gibi bir insandır. Fakat O’na Allah diğer insanlara öğretmediği bilgileri öğretmiş, onu elçisi ve seçkin kulu kılmıştır. “Hz. Muhammed’in Kuran’daki ikinci görünümü Peygamber olmasıdır. O Allah’ın emri ile konuşur. Allah insanlara bildirmek istediğini ona gönderir ve o da insanlara bildirir. Önce kendisi o emre uyar, sonra uygular sonra insanlara ona uymasını ister.”
Ayette “Muhammed erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, fakat o, Allah’ın resulü ve bütün Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir” buyurularak Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu bildirilmiştir. Bir çok ayette Hz. Muhammed’e Allah’ın rasülü diye hitap edilmektedir.
Kuran-ı Kerim’de Hz. Muhammed’in insan olduğuna dikkat çekilen bir çok ayetin devamında, Peygamber olduğuna da dikkat çekilmiştir. Öncelikle insan olan Hz. Muhammed, bunun direk sonucu olarak Allah’ın kuludur. Peygamber olarakta Allah’tan Cebrail aracılığıyla aldığı vahyi insanlara ulaştıran uyarıcıdır.
Allah, Hz. Muhammed’den Peygamber olduğunu herkese söylemesini insanları hak yola çağırmasını istemiştir. “De ki: Ey insanlar! Kuşkusuz ben göklerin ve yerin krallığı kendisine ait olan, Ondan başka tanrı bulunmayan dirilten ve öldüren Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim…” Ayetin devamında Hz. Muhammed, ümmi (okuma-yazma bilmeyen) peygamber olarak tanımlanacaktır: “…Öyleyse Allah’a ve kendisine yabancı Peygamber olan elçisine inanın ve ona uyun. Belki doğru yolu bulursunuz?”
Peygamberliğin zor bir görev olduğu ortadadır. Peygamber efendimizde ilk defa bu görevle muhatap olduğunda korkmuştur. Tarihsel sürece bakacak olursak “604 yılında, kendisi otuz beş yaşlarında iken, çıkan büyük bir yangın ve hemen arkasından gelen sağanak bir yağış sonucu Kabe harabeye döndü. Bir olan Allah’ın evi olan kabenin putların tapınağına dönüşmüş olması, kendisine çok dokunmuş gibi görünüyordu. Bu yüzden, kendisi git gide, maddi hayattan elini eteğini çekmiştir. Her yıl bütün bir ay boyunca, dedesini örnek alarak, şehir dışında bir mağarada tefekkür ve ibadet halinde inzivaya çekiliyordu. Beşinci yıl olmuştu ki, bir gece kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu bildiren Cebrail ona göründü ve Tanrısal mesajı vahyetti. Korkmuş ve daha çok buna inanmakla tereddütlü bir halde eve döndü. Sonra cebrail’in kendisini ziyaretinde bir kesinti meydana geldi. Her şeyden önce bu durum, ilk şokun altından kalkıp toparlanabilmesi için kendisine zaman kazandırdı. Bir süre mesaj kesintiye uğradıktan sonra Cebrail ona yeniden görülmüş, Allah’ın onu asla terk etmediğini bildirmiştir” Daha sonra onun kalbini mutmain etmek için şöyle buyurulacaktır: “Ey örtülere bürünüp (içine kapanan!) hadi kalk gecenin ilerleyen bir vaktinde! Yarısından biraz önce, ya da sonra (fark etmez) sindirerek oku Kuran’ı üzerinde dura dura. İyi bil ki biz sana ağır bir mesaj yükleyeceğiz” Hz. Muhammed bundan sonra Peygamberliğin asli amacı olan tebliğ görevini yerine getirmeye başlamıştır.
Tebliğ sürecinin sonucunda İslam’ı kabul eden insanlara Peygamberlik göreviyle bağlantılı olarak vahyi anlatmış vahyi açıklamıştır. Kur’an-ı Kerim’i açıklayıcı olması Hz. Muhammed’in vahiyle belirlenmiş bir diğer özelliğidir.
3-Hz. Muhammed Kur’an-ı Kerim’i Açıklayıcıdır
Hz. Peygamber’in görevlerden birisi de, insanlara Kuran’da yer alan emir ve hikmetli sözleri kendisine tabi olan insanlara açıklamaktır. “Sana Kitabı, ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet olarak indirdik ” buyurularak Hz. Peygamber’in açıklayıcılık görevi Allah tarafından tayin edilmektedir. Başka bir ayette de: “… Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kuran’ı indirdik. Belki düşünürler.” denilmektedir.
“Bir yazı veya kitabın açıklanması ve yorumlanması, o yazı veya kitabın sadece okunması veya duyurulmasıyla mümkün değildir. Bir yazıda kullanılan dil, kelime deyim ve üslup ile işlenen konu ve olayları açıklamak için epeyce çaba göstermek gerekir. Değişik değişik ifadeler kullanmak, çeşit çeşit örnekler vermek gerekir. Yazı veya kitapta teorik ve pratik konular geçer. Teorik konuları açıklamak için öğretmenin bazen pratik örnekler vermesi gerekir ve bunun tatbikatını da yapar.”
Hz. Peygamber’in açıklamaları bazen tahsis (genel olan bir şeyi özelleştirme), müphemi beyan (yani kapalı anlamı açıklama), bazen dar bir anlamı genişletme, bazen kelimenin arap dilindeki anlamını doğrulamak, bazen şahısların durumunu ve edebi sanatları açıklama ve farklı bir çok şekilde olmuştur.
Hz. Muhammed Kuran’ı açıklama işini genelde bir vesile sebebiyle gerçekleştirmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
“1-Herhangi bir ayeti okuyarak kendiliğinden tefsir etmesi
2-Bir ayet hakkında soru sorduktan sonra açıklamada bulunması
3-Hz. Peygamber’in sözleri’ni delillendirmek üzere ayet okuyup açıklaması
4-Sahabilerin sorusu üzerine açıklaması”
Hz. Muhammed’in tefsir (Kuran’ı açıklaması) ettiği ayetlerden bazıları sahih rivayetler yoluyla bize kadar ulaşmıştır. Bunlardan bir kaçını örnek olarak verebiliriz: “Hıristiyan bir din adamı olan Adiy b. Hatem Müslüman olmuştu. İşte bu zat, Kuran’ın oruca başlama vaktiyle ilgili “Sizin için beyaz iplik siyah iplikten seçilip fark edilir hale gelinceye kadar yiyip için” ayetindeki beyaz iplik veya siyah iplik benzetmelerini gerçek sanmış ve “Ya Rasulallah: Siyah iplikten seçilen beyaz iplik nedir” diye sornuştu. Hz. Peygamber ise “Sende amma kalın kafalısın” diye latife yaparak beyaz ipliğin gündüzün aydınlığı, siyah ipliğin ise gecenin karanlığını ifade eden mecazlar olduğunu açıklamıştır.”
Başka bir rivayette de: “Bakara suresinin 196. ayeti Hacda ihramlı iken, başın tıraş edilemeyeği anlatılırken ancak hasta ve eza verecek haller müstesna kılınmıştı. Bu istisnayı da yerine getirebilmek için oruç, sadaka ve kurbandan biriyle fidye verilmesini şart koşmuştur. Fakat ayette bu fidyenin miktarı belirlenmemiştir. Oruç, sadaka ve kurbandan tayini yapılmayan bu fidye miktarını Hz. Peygamber belirlemektedir. Kısacası Hz. Peygamber, burada bir fıkhi meseleyi açıklığa kavuşturmakta ve onun uygulamasını yapmaktadır.”
Ayette geçen bazı anlaşılması zor kavramları açıklamasına örnek verecek olursak, “Namazlara özellikle orta namaza devam edin ve Allah’ın huzurunda kendinizi vererek ayakta durun” ayetinde orta namazdan kastedilen anlam açık değildir. “Orta namaz ifadesi, şu üç anlamdan birine gelebilir: 1-Ne uzun, ne kısa olan namaz 2-En ideal şekilde kılınan namaz 3-Özellikle beş vakit namazın ortasında bulunan, üçüncü sırada bulunan ikindi namazı” anlamlarına gelmektedir. Hz. Muhammed “Orta namaz ikindi namazıdır” sözü ile ayette anlaşılmaz olan durumu ortadan kaldırmış, ayeti açıklamıştır.
4-Hz. Muhammed Uyarıcıdır
Peygamber Kuran’ı açıklayan, insanları doğru yola çağıran kişi olmasının yanı sıra uyarıcılık görevini de yerine getirendir. Uyarıcılık görevi sadece Hz. Muhammed’e has bir görev değildir. Bütün peygamberler uyarıcıdır. Uyarıcı kelimesi Kuran’da genelde davet anlamında kullanılmaktadır. Yani uyarıcıdan anlamamız gereken insanları doğru yola davet edendir.
Yoldan çıkmış, kendisine ve Allah’a yabancılaşmış olan insanın yeniden doğru yola çağırılması gerektir. İnsanları yeniden yola çekebilmenin yolu onları yaptıkları yanlışlar konusunda uyarmaktır. Uyarının sonucunda bazı insanlar doğru yola girecekken, bazıları yanlış yolda ilerlemeye devam edecektir. Peygamberler insanları doğru yola girmeleri için uyaranlardır. Fakat doğru yola iletme görevi Allah’a aittir.
Ayette “İnsanlar, tek bir toplum idiler. Sonra Allah duyurucu ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi; ve onlar aracılığıyla, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında karar vermek için, gerçekle kitap indirdi” buyurulmaktadır. Bu ayettende anlaşılan bütün peygamberlerin insanlar için uyarıcı olduğudur.
Allah her zaman yoldan çıkan insanlara uyarıcılar yollamıştır. İnsanların çoğu uyarıcıların kendilerine ulaştırdığı mesajları anlamak istemeden, reddettikleri için yok edilmiştir. “Ve hiçbir kenti, uyarıcıları olmadan yok etmeyiz, kendilerine hatırlatma yapmak üzere çünkü biz hainlerden değiliz” buyurularak bu durum açık açık ortaya konulmuştur.
“Artık en yakınlarından başlayarak ulaşabildiğin herkesi uyar” hitabıyla Hz. Muhammed’de Hz. İsmail’den beri kendilerine uyarıcı gelmemiş olan, Mekke halkını uyarmak için gönderilmiştir. Bu görevi yerine getirmiş insanları doğru yola çağırarak uyarmıştır. Mekke müşrikleri çoğu zaman –diğer kavimler gibi- onun uyarıcı olmasını kabullenmek istememişlerdir. “Yoksa onu, o (Muhammed)’mi uydurdu diyecekler? Aksine bu senden önce kendilerine gelmemiş bir halkı uyarman için, Rabbinden gelen gerçektir. Belki doğru yolu bulurlar” ayetiyle de Mekke müşriklerinin Kuran’a karşı tavırları çerçevesinde, uyarıcıya karşı takındıkları tavır eleştirilmektedir.
Yukarıda söylediklerimiz çerçevesinde şöyle bir düşünce oluşabilir, İslam dini sadece Mekkelilere gönderilmiş bir arap dinidir. Bu yanlış bir düşüncedir. “Ve seni ancak, bütün insanlara duyurucu ve uyarıcı olarak gönderdik; ama insanlarını çoğu bilmez” ayetiyle de Hz. Muhammed’in evrensel bir mesajı getirdiği ortaya konulmaktadır.
Kuran’da bir çok ayette Hz. Muhammed’den “De ki” hitabıyla birlikte insanlar için uyarıcı olduğunu bildirmesi istenmiştir. Bizim Hz. Muhammed’in uyarıcı olmasından anlamamız gereken, vahyin insanlara ilettiği mesajla yakından ilişkili bir durumdur. Yani insanları doğru yola davet edendir.
Peki bu insanları uyarma işi nasıl olacaktır? İnsanları doğru yola davetin özelde de uyarma işinin yöntemi yine Allah tarafından bildirilmiştir: “Rabbinin yoluna insanları hikmetle ve güzel sözle çağır, ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış…” İnsanları Hz. Muhammed hikmetle ve güzel sözle uyaracaktır.
Hz. Muhammed’in uyarıcı olmasının bir yönü yukarda da belirttiğimiz gibi yoldan çıkmış olan insanları yola çağırmak, davet etmektir. Bir diğer yönü de, tebliği aldıktan sonra doğru yolu bulsa bile insanlara uyarılarıyla yardımcı olmaktır. Bunu da söz ve hareketleriyle gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Mesela örnek olarak Veda hutbesini verebiliriz. Hz. Muhammed, İslam’a inanan insanları bir araya toplamış ve onlara veda hutbesinde son kez uyarılarda bulunmuştur. Bunu yapmasında ki amaç doğru yolu bulmuş insanlara, doğru yolda yürümeleri için yardım etmektir.
5-Hz. Muhammed İnsanlığa Bir Rahmettir
Rahmet kelimesi Arapça’da birine acıdığından dolayı şefkat gösterme, esirgeme, kalp yumuşaklığı ve iyi muamele etme; mağfiret etme, bağışlama, nimet verme, iyilik ve ihsan etme anlamlarına gelmektedir. “Rahmet anlam olarak , Türkçe’mizde oldukça yaygın bir şekilde kullanılan merhamet kelimesi ile örtüşmekte olup, ‘Bir varlığa acıyıp şefkat gösterme ve yumuşaklık gösterme; iyilik, nimet ihsan ve lütufta bulunmaya isim olmuştur.
Rahmet kelimesi Kuran’ı Kerim’de bir çok yerde geçmektedir. Bu kullanımların çoğu Allah için kullanılmıştır. “Rahmet, Allah için kullanıldığı zaman bağış, ihsan ve lutuf; insanoğlu için kullanıldığı zaman ise, hem bağış, ihsan ve lütuf, hem de kalp yumuşaklığı anlamındadır.”
“Ve biz seni, dünyalar için bir rahmet olarak gönderdik” ayetiyle Hz. Muhammed’inde insanlar için bir rahmet olduğu bildirilmiştir. Bu ayette dikkat çeken iki nokta vardır. Birincisi Hz. Muhammed’in bütün dünya için rahmet olması, ikinciside rahmet kelimesinin kapsamıdır.
Bütün dünyaya rahmet olmasından öncelikle kastedilen anlam İslam’ın evrensel bir din olduğu kastedilmektedir. “İslam’ın mesajı, soy-sop, ırk ya da kültürel çevre gözetmeksizin bütün insanlığa hitap etmektedir. Ayrıca özellikle insanın akıl ve sağduyusuna hitap etmekte ve dolayısıyla ancak gözü bağlı insanların bağlanacağı türden doğmalar önermemektedir. Ve bilinen bütün dinlerin tersine, Kuran on dört yüz yıl önce vahyedildiği günden bu güne tek kelimesi değiştirilmeden ulaşan ve bundan böyle de değiştirilmeden kalacak olan tek kitaptır.” İslam’ın evrenselliği yanında bir ikinci anlam olarak da, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun bütün insanlara İslam’ın adil-merhametli davranmayı emrettiğini söyleyebiliriz.
Hz. Muhammed’in rahmet olmasından kastedilen anlam konusunda farklı bir çok yorumda bulunabiliriz. “Hz. Muhammed’İn insanları dünya saadetine ulaştırmak için onlara Kuran’ı getirmesi; kendisine tabi olanlar ile yüz çevirenlerin arasında hidayet rehberi olması; insanları yere batırmayarak, başka suretlere çevirmeyerek, kuvvetli azaptan emin kılmak şeklinde kafirlere acımış olması ve cezalarını ahirete tehir etmesi…” anlamlarında kullanabiliriz. Hangi anlamda kullanırsak kullanalım, özde karşımıza çıkan şeyin Hz. Muhammed’in bütün insanlara karşı olan merhamet ve şefkatinin olduğunu görmekteyiz.
Hz. Muhammed’in Müslümanlara karşı olan rahmeti çok büyüktü. O her zaman Müslümanlar için dua eder, Allah’ın onlara şefkat elini uzatmasını isterdi. Uhud savaşı sırasında Müslümanlardan bir kısmı Hz. Muhammed’in onlardan yerine getirmelerini istediği görevleri yerine getirmemişlerdir. Ve bunun yüzünden Müslümanlar Uhud savaşından mağlup ayrılmışlardır. Bu durumda bile Hz. Muhammed görevlerini yerine getirmeyen hatta savaştan kaçan Müslümanlara karşı merhamet ve rahmetle davranmıştır. Ayette bu durum “Allah’ın rahmeti sayesinde, sen onlara yumuşak davrandın. Zira, eğer onlara karşı kırıcı, katı yürekli davransaydın, kesinlikle senden uzaklaşırlardı….” buyurularak övülmüştür.
Hz. Muhammed’in rahmetiyle ilgili örneklerde, kafirlerin kendisine karşı takındıkları sert tavırlar karşısında laneti değil merhameti seçmiş olmasının O’nun rahmetini anlamak açısından önemli olduğunu görmekteyiz. Kendisinin canına kasteden kafirlere karşı beddua etmesi istendiğinde : “Unutmayın ki, ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim” diyerek o alemleri içine alan rahmetin büyüklüğünü bize göstermiştir.
Hz. Muhammed Müslüman ve kafirlere davrandığı gibi, yaşlı ve çocuklara karşıda çok rahmetli davranmıştır. “Kendisine bir meyve takdim edildiği vakit, onu önce küçük çocuklara verir, onlardan yolda rastladığını selamlar, kucağına alır ve öper, devesine bindirerek sevindirir, özellikle yoksul ve yetimlerle ilgilenir, güler yüzle latife eder, bazen de onların oyunlarına iştirak eder, sadece Müslümanların değil Müslüman olmayanların çocuklarını da sever ve sevindirir di.” Yaşlılara karşı merhametinin en güzel örneğide, yaşlıların dayanamaması sebebiyle namazların kısa tutulmasını istemesidir.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed sadece insanlara değil hayvanlara karşıda merhametli davranmıştır. “Hayvanları çok seven Hz. Peygamber, onlara iyi bakılıp, iyi binilmesini ve yemlerinin muntazam verilmesini emretmiş, bu dilsiz çaresizlerin zevk için dövülmemesini, nişan eğitimi için hedef yapılmasını, etini yemek arzusuyla değilde sırf öldürmek için başlarını koparıp atmayı şiddetle yasaklamıştır.
Şeytanın Hileleri (Seceret'ül Kevn)
Şeytanın Hileleri (Seceret´ül Kevn)
İbn-i Abbas (r.a) Hz.' inden naklen Muaz b, Cebel rivayet ediyor :
—Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık.. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.
Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :
—Ev sahibi..... içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.
Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a)efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı.
Resullullah (s.a) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve :
— << Bu seslenen kimdir bilir misiniz?>> Buyurdu....
Biz hep birden şöyle dedik :
— En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
Bunun üzerine Resullullah (s.a) Efendimiz :
— << O, lain iblistir. –Şeytandır– Allah'ın laneti onun üzerine olsun....>>
Buyurunca; hemen Hz. ömer :
— Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim dedi.... Resullullah (s.a) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
— << Dur ya ömer , biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak.>>
Sonra şöyle buyurdu:
—<
* * *
Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi' den. Şöyle anlattı :
Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki, şekli şu : Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, şöyle bir selam verdi ;
Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin.
Onun bu selamına Resullullah (s.a) Efendimiz şu mukabelede bulundu;
<< Selam Allah'ındır ya lain >>
Sonra şöyle buyurdu :
<< Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? >>
Şeytan şöyle anlattı ;
Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resullullah (s.a) Efendimiz sordu ;
<< Nedir o mecburiyetin ? >>
Şeytan anlattı ;
İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ;Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor : Muhammed 'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra ... Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen .... seni kül ederim ; rüzgara savurur ... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim.
İşte ... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor . Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu :
”Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”
Şeytan şu cevabı verdi :
”Sensin ya Muhammed. Allah' ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?”
Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
”Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...”
Şeytan anlattı :
”Müttaki bir gence ki ... varlığını Allah yoluna vermiştir.”
Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı :
__ Sonra kimi sevmezsin ?
__ Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi ...
__ Sonra ?
__ Temizlik işinde ... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
__ Sonra ?
__ Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
__ Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
__ Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. __ Sonra kim ?
__ Şükreden zengin.
__ Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?
-— Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki : şükreden bir zengindir.
* * *
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
__ Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur?
__ Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar . Titrerim.
__ Neden böyle olursun ; ya lain ?
__ Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.
__ Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?
__ O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
__ Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
__ O zaman da çıldırırım.
__ Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun ?
__ O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
__ Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?
__ Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline , ve beni ikiye böler.
Resullullah (s.a.) Efendimiz sebebini sordu :
__ Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?
Bunun üzerine iblis :
__ Onu da anlatayım .. dedikten sonra anlatmaya başladı :
__ Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1 - Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3 - Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.
4 - Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu :
‘’ Ebubekir için ne dersin? ’’
İblis ise şu cevabı verdi :
“O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ?”
“Peki, ömer b. Hattab için ne dersin ? “
İblis ona da şu cevabı verdi :
Allah'a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
“Peki , Osman b. Affan için ne dersin ?”
“Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman' ın melekleri de ondan utanırlar...”
”Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin ?”
İblis onun için de şöyle dedi :
”Ah onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa ; ben kendi başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz.”
Resullullah (s.a.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu :
“Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun.”
Resullullah (s.a.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi : ”Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?
Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini ... Ümmilerini ve okumuşlarını ... Facirlerini ve abidlerini ... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah'ın halis kullarını, evet, bunları azdıramam.”
Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
“Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?”
Bu suale İblis şu cevabı verdi :
”Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever ... O, Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetce o, size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.”
İblis anlatmaya devam etti :
”Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra, o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.
Bir kısmını gençlere yolladım.
Bir kısmını da , meşayihe saldım.
Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim.
Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.
Çocuklara gelince, onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.
Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.
Onlar bunların yanına girer.; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne, hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
İşte, böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı .. Ama bu hallerin farkında olmazlar.”
İblis, bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :
“Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Borsisa tam yetmiş yıl ihlas ile Allah ' a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.”
Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır :
“.... Şeytan hali gibidir ki ; o insana :
__ Kafir ol Dedi. Vaktaki o kafir oldu. :
Bu defa ona şöyle dedi :
__Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. (59/16)
İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:
YALAN
— Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse, o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. ”Muhakkak ben size nasihat ediyorum.” (7/16) dedim... Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET - KOĞUCULUK
— Gıybet ve koğuculuğa gelince .... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.
NİKAH üZERİNE YEMİN ETMEK
— Her kim talak üzerine yemin ederse, günahkâr olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun, isterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa, taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.
NAMAZ
— Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince ... onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkmak ister; tutarım . ona vesvese veririm. Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak . sonra kılarsın." Böylece o, vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şayet o kimse beni mağlup ederse, ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O, bunda da beni mağlup ederse, bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ;
“ sağa bak… sola bak...” derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona :
”Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın.” derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam,yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim ve ona; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi.
Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükü'dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse bunda da beni yener ise, bu defa , ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa, onun içine küçük bir şeytan girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte, bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder, sözümüzü dinler, dediklerimizi yapar.
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :
— Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar… Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :
“ Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. ”
Sonra hastalara giderim :
—" Namaz kılmayı bırak " derim, çünkü Allah-ü Teala : ‘ hastalara zorluk yok...’ (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ”. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi :
— Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun. Sonra, eğer yalan varsa Allah 'tan dile beni kül eylesin.
İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :
— Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona , yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :
__ Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ?
__ Faiz yiyen.
__ Dostun kim ?
__ Zina eden.
__Yatak arkadaşın kim ?
__Sarhoş
__Misafirin kim ?
__Hırsız.
__Elçin kim ?
__Sihirbazlar.
__Gözünün nuru nedir?
__Karı boşamak.
__Sevgilin kim ?
__Cuma namazını bırakanlar.
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu :
__ Ya lain , senin kalbini ne yıkar?
__Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi.
__ Peki, senin cismini ne eritir?
__Tevbe edenlerin tevbesi.
__Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür?
__Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
__ Peki yüzünü ne buruşturur?
__Gizli sadaka.
__ Peki gözlerini kör eden nedir?
__Gece namazı.
__ Peki, başını eğdiren nedir?
__Çokça kılınan cemaatle namaz.
Resullullah (s.a.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu :
__ Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir?
__ Namazını, bilerek kasden bırakanlar.
__ Peki , insanların en şakisi kimdir?
__ Cimriler
__ Peki, seni işinden ne alıkoyar?
__ Ulema meclisleri
__ Peki , yemeğini nasıl yersin ?
__ Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
__ Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ?
__ İnsanların tırnaklarının arasında.
Resullullah (s.a.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi .
__ Rabbinden neler talep ettin?
__ On şey talep ettim.
__ Nedir onlar ya lain ?
__ Şunlardır :
Allah'tan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu :
“ Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına . Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder...” (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında, Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-İ Kerime ile sabittir. “ Onlar üzerine süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkart… ” (17/64)
Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.
Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.
İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi.
Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi.
Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.
İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir :
“ O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır.” (17/27)
Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu :
__ Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin, seni tastik etmezdim.
Bundan sonra İblis devam etti :
__ Ya Muhammed , Allah'tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.
Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi.
__Hepsi sana verildi, buyurdu Hz.Muhammed.
__Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte, böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :
__Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME 'dir. Bir kul , yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ 'dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra, benim bir oğlum daha vardır . Onun adı da KüHAYL’ dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı :
__ Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela :
“ Elini kolunu dışarı çıkar, göster.” der. O da bu emri tutar. Elini kolunu açar, gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
İblis bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ' e kendi durumunu anlatmaya başladı :
—Ya Muhammed, bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ;
“ İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah'ın resülüdür. ” diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , Şekavet ehli kılan da Allah .
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:
“ Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb’ ın esirgedikleri hariç...” (11/118-119)
Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. ” (33/3.)
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz , İblis’e şöyle buyurdu :
__ Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah' a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.
Bunun üzerine İblis şöyle dedi :
__ Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan; beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O, bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :
__ İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.
Evvel , ahir , zahir, batın , alemlerin Rabb’ı olan Allah' a hamd olsun.
Efendimiz Muhammed Nebi’ ye Allah salat eylesin. Keza onun ailesine de ashabına da... Amin !
Hz. Zeyd
Hz. Peygamber (s.a.y)'in vahiy kâtipleri içinde Übey b. Kâb'dan sonra Medine'de en çok vahiy yazan Hz. Zeyd b. Sabit ayrıca tercümanlık yapmış âlim sahabelerin meşhurlarındandır. Okuma-yazmayı Bedir esirlerinden, fidye karşılığı olarak on çocuğa okuma-yazma öğrettikten sonra serbest bırakılmayı kabul edenlerden öğrendi. Bu vesile ile okur-yazar olanların sayısı bir hayli çoğalmıştır.
Hz. Zeyd (r.a) Medineli olup Hazrec kabilesinin Neccar oğulları kulundandır. İslamiyetten evvel Hazrec ve Evs kabileleri arasında cereyan eden Buas savaşında babası Sabit maktul düşmüş, kendisini annesi Nevvar binti Malik (r. anha) yetiştirmiştir. Babası öldüğünde altı yaşında idi. İslamiyeti kabul ettiğinde ise onbir yaşında henüz buluğa ermemiş bir çocuktu. Akıl ve dirayeti, zeka ve basireti, kavrayışı ve hafızası ile etraf ındakilerin dikkatini ve hayranlığını celbediyordu. Henüz Peygamberimiz (s.a.v) Medine'ye hicret etmeden önce birçok sure ezberlemiş bulunuyordu. Kur'an sevgisi O'nu geleceğin büyüklerinden yaptı ve ölümsüz hizmetleriyle de müslümanların kalbinde yer tuttu.
Bedir ve Uhud savaşlarına katılmak istediyse de yaşının küçüklüğü sebebiyle emr-i nebeviye uyarak Medine'de kaldı. Fakat başta Hendek savaşı olmak üzere bütün diğer gazvelere katıldı. Peygamberimiz'in vefatından sonra meydana gelen Yemame, Yermuk gibi savaşlarda da bulundu. Önemli hizmetler gerçekleştirdi.
Kur'an'ı ezberlemesi, güzelce okuması ve yazması, kabiliyetli ve becerikli bir genç olarak kendinden memnun olan Rasülullah bir gün O'na şöyle dedi: "Ey Zeyd! Benim için yahudilerin yazısını öğren, çünkü ben söylediğim şeylerde onlardan emin olamıyorum." Bunun üzerine Zeyd İbranice'yi kısa zamanda öğrendi. Böylece Peygamberimizin tercümanı oldu. Hatta Zeyd Hazretlerinin dil öğrenme konusundaki üstün yeteneği sayesinde İbranice'den başka Rumca, Habeşçe, Süryanice ve Mısırlıların dillerini de biliyordu, diye rivayet edilmiştir.
Peygamberimizin vefatından sonra hilafet münakaşası vuku buldu. Ensar, Beni Saide sakifesinde toplandı. Bunu haber alan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ebu Ubeyde (r.anhüm) toplantı yerine geldiler. Halife Ensar'dan mı Muhacirin'den mi olsun deniliyordu. Hz. Zeyd'in burada söyledikleri meselenin hallinde etkili oldu, O şöyle dedi: "Rasul-i Ekrem (s.a.v) Muhacirlerden idi. Halifesi de O'nun gibi Muhacir olacaktır. Biz nasıl Rasulullah'ın yardımcıları (Ensar) idiysek, Muhacirlerden olan imamın da yardımcıları (Ensar) olmalıyız." Daha sonra elini Ebu Bekir es-Sıddık'a uzattı ve şöyle dedi:
- "İşte bu sizin halifenizdir. O'na beyat ediniz."
Hz. Abdullah b. Abbas (r.a) ilme gidilir diye O'nu ziyaret ederdi. Bir defasında Zeyd Hazretleri hayvanına binerken özengiyi ve yuları tutunca "Bunu yapmaktan vazgeç, ey Rasulüllah'ın amcaoğlu!" dedi, İbn-i Abbas:
"Biz alimlere böyle davranmakla emrolunduk." diye karşılık verince, "Bana elini göster." diyen Zeyd'e elini çıkarır çıkarmaz eğilip öperek, şöyle dedi Zeyd Hazretleri İbn-i Abbas (r.a)'a: "Biz Peygamberimizin ehlibeytine böyle davranmakla emrolunduk.
Peygamberimizin vefatından sonra meydana gelen Yemame savaşında bir çok hafız sahabe şehit oldu. Kur'an'dan birşey kaybolmasın diye dağınık olan bu vahiy malzemesinin toplanmasına karar verildi. Hz. Ebu Bekir Zeyd'i çağırarak bu işi O'nun uhdesine verdi. O da Kur'an'ı topladı. Bu mushaf-ı şerifi Hz. Ebu Bekir'e teslim etti, onun vefatından sonra bu nüsha Hz. Ömer'e geçti. O'nun vefatı üzerine Ümmülmü'minin Hz. Hafsa (r.anha)'ya ve sonra Hz. Osman'a intikal etti. Hz. Osman (r.a) zamanında Zeyd b. Sabit (r.a) başkanlığında teşekkül ettirilen bir komisyonca bu nüshadan nüshalar çoğaltılarak islam ülkelerine gönderildi. Elimizde bulunan bu Kur'an o zamanki nüshalardan hiçbir değişiklik olmadan çoğaltılarak günümüze kadar gelmiştir. Kıraati de Zeyd b. Sâbit'in kıraatidir. Bu sebeble bütün müslümanlar Zeyd Hazretlerine minnettardırlar, şefaatini umarlar.
Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında kaymakam olarak onlara vekalet etmiş, kadılık yapmış, fetva vermiş, hadis rivayet etmiştir. Fitnelere karşı Hz. Osman'ı desteklemiştir. Beytülmal (Maliye) nazırlığı yapmıştır. Feraiz ilmindeki geniş bilgisi bizzat Peygamberimizce övülmüştü.
Hz. Zeyd b. Sâbit'in evlatları ve torunları da dini sahalarda hizmet etmişlerdir. Bunlardan Harice isimli oğlu meşhur yedi fakihten biridir.
Miladi 612 yılında Medine'de doğan Hz. Zeyd b. Sabit (r.a) yine Medine'de Miladi 665 yılında vefat etmiştir. O vefat edince müslümanlar, O'nun ölümüyle toprağa gömülen ilme ağladılar.
Gnostisizm(Gizemcilik)
Gnostisizm, eski Mısır ezoterizmini, eski Yunan ezoterizmini (Platon, Pisagor), İbrani tradisyonlarını, Zerdüştçülüğü, bazı Doğu geleneklerini ve dinlerini, Hıristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, birçok tarikatın benimsediği mistik felsefeye verilen genel addır. Terim, eski Yunanca’daki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir. (Gnosis üç bilgi türünden biridir. Diğerleri, öğrenimle öğrenilebilir bilgi “mathesis” ve ancak ıstırap çekerek öğrenilebilen bilgi “pathesis”tir.) Eski Yunan ezoterizmine göre nasıl ıstırap yoluyla ulaşılabilecek bilgiye öğrenim ve sezgi yoluyla ulaşılamazsa, sezgi yoluyla öğrenilebilecek bilgiye (gnosis) de ne ıstırap yoluyla ne öğrenim yoluyla ulaşılabilir. Bu yüzden kimileri gnostisizmi "'sezgi' yoluyla alınan 'bilgiyle kurtuluş öğretisi'" olarak tanımlar.
Politeizm
Çoktanrıcılık (Fransızca: Politeizm ), birden çok tanrıya inanmak, tapınmak. Kelime, etimolojik açıdan, Yunanca poly (çok) ve theoi (tanrı) sözcüklerinden türemiştir.
Birçok antik din, geleneksel tanrıların toplandığı panteonlarla, politeistik bir yapıya sahipti. Bu panteonlar ve farklı tanrılar uzun bir zaman dilimi içerisinde kültürel değiş tokuş ve deneyimle yoğrularak gelişmiştir. Politeizmdeki önemli bir nokta, birçok tanrıya tapınmanın her şeyi bilen ve her şeyden güçlü bir ilahi varlığa inancı da içerebileceğidir. Nitekim çoğu politeistik dinde, panteonun başında, her şeyden ve diğer tanrılar da dahil herkesten güçlü ve bilge bir baş tanrı figürü bulunur.
Politeistik inanç sistemlerinde, tanrılar bireysel yetenek, ihtiyaç, hikâye, arzu ve özelliklere sahip karmaşık kişilikler olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman bu tanrılar sınırsız güç ve bilgiye sahip değildir, bunun yerine, insan benzeri kişisel özelliklere sahip, ek olarak bazı bireysel (doğaüstü) güç, yetenek ve bilgiye sahip olarak tasvir edilirler.
Politeistik bir panteonda, tanrıların birden çok ismi olabilir ve her isim tanrının belirli bir rolüne veya hikâyesine gönderme yapıyor olabilir.
İbadet-Temizlik İlişkisi
İbadetle temizlik arasında çok yakın bir ilişki vardır. Çünkü temizlik ibadetin temeli, aynı zamanda ön şartıdır. Bir Müslüman’ın Allah’ın emrettiği ibadetlerden bazılarını yerine getirebilmesi için ruh ve beden yönünden her türlü pislik ve kirlilikten arınmış olması gerekir. Bu nedenle İslam dininde birçok ibadet, temizlik şartına bağlanmıştır. Kur’anıkerim’deki “Sonra kirlerini gidersinler, saç ve tırnaklarını kessinler, adaklarını yerine getirsinler ve o Kabe’yi tavaf etsinler” (Hac suresi, ayet 29) ayeti Kabe’yi tavaf ibadeti için temizliğin ön şart olduğunu açıklamaktadır. O’na (Kur’an’a) tertemiz olanlardan başkası el sürmesin” (Vakıa suresi, ayet 79) ayeti de Kur’an’a el sürmek için temizlik gerektiğini belirtmektedir.
Ayrıca namaza hazırlık şartlarından birisi de, her çeşit manevi pisliklerden, kirlilikten, yani gözle görülemeyen, fakat pis sayılan hallerden temizlenmektir. Bu da, gusül, namaz abdesti, ya da teyemmümle gerçekleşir. Namaza hazırlığın diğer bir şartı da; vücudun, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olmasıdır. Bütün bunlar temizliğin ibadetin temeli ve ön şartı olduğunu, dolayısıyla temizlikle ibadet arasında sıkı bir ilişkinin varlığını açık bir şekilde göstermektedir
İHLAS Suresi Tefsiri
Söyle. Bu hitap öncelikle Resulullah'a ve dolayısıyla hitap olunabilenlerin hepsinedir. Emrin böylece açıkça ifade edilmesinde bu tarifin bilhassa ilâhi beyan olduğunu ve bunun aynen söylenmesi ve böylece tebliğ edilmesi gerektiğine tenbih vardır. "Kavil" makul olana ve telaffuz olunana şamil olur, kemâli de anlam ile lâfzın bir arada olmasındadır. Yani sadece kendi yanından bir düşünce, sırf aklî ve nazarî delillere dayalı olarak değil, Allah'ın bildirdiği Hak kelâmı olduğunu şeksiz, şüphesiz kalbinle tasdik ve dilinle ikrar ederek, kendi kendine söylediğin gibi, başkalarına da tebliğ et ve açıkça söyle. Herkes de böyle söylesin, "Birbirlerine hakkı tavsiye ederler." (Asr, 103/3) âyeti gereğince böyle böyle diye tavsiye etsin. O, mübteda olan bu zamirin bu sûrede mercii geçmemiştir. Nüzul sebebine göre, sorulmuş bulunan Allah'a raci olması gerekir. Yukarıki sûrelere göre de en yakın olarak sûresinde geçen Allah ismi hatıra gelir. Fakat sûre tek başına müstakil olarak okunduğu zaman bunların hiçbiri ortada bulunmadığı gibi, zaten haberi de yine Allah ismi geldiği için herşeyden önce belirsizlik içinde bir belirlilik ve belirlilik içinde bir belirsizlik ifade eden bu zamirin mercii çok dikkat çekicidir. Bundan dolayı muhatapların durumlarına göre bunda bir iki vecih zikredilmiştir: Birisi, "evvel ve âhir olan ve yani herşey üzerinde hazır ve nazır ve şahid olan vâcibü'l-vücud Hak Teâlâ'nın zatına raci olmasıdır. Nitekim İbnü Sina, bu sûrenin tefsirinde bu zamir Allah Teâlâ'nın zat mertebesinde ancak yani "O" demekten başka bir şekilde idrak ve ifade olunamayacağına işaret olduğunu söylemiştir. Yani kendisini ancak hakkıyle kendisinin bildiğini, zatını akılların almasının mümkün olmadığını, bundan dolayı zat mertebesinde ancak demekle tarif edilebilecek olan vacibul vücud Hak Teâlâ'nın zatı ve hüviyeti demektir.
Fahreddin Razî de demiştir ki: Burada hüve, Allah ve ehad olmak üzere üç lâfız vardır. Herbiri taliplerin makamlarından bir makama işarettir. Birinci makam, mukarrebin makamıdır ki, Allah'a gidenlerin makamlarının en yükseğidir. Bunlar ki, varlıkların varoluş açısından tek tek mahiyet ve hakikatlerine bakmışlar, Allah'dan başka bir mevcud görmemişlerdir. Çünkü lizatihi varlığı vacip olan ancak Hak Teâlâ'dır. O'ndan başkası lizatihi mümkündür. Li-zatihî mümkün olan da varoluş açısından tek tek mahiyetine bakılınca
ma'dumdur, yani yok hükmündedir.> Bundan dolayı onlar akıl gözleriyle Hak Sübhanehu ve Teâlâ'dan başka var olan görmezler. "Hüve" mutlak anlamda bir işarettir. Fakat işaret mutlak olsa da işaret olunan (yani müşarunileyh) belli ve muayyen olunca, o mutlak o muayyene ait olacağından, sözkonusu mukarrebin nazarında denilince Hak Sübhanehü ve Teâlâ'ya işaret olur ve onlar hakikatte iki mevcut görmediklerinden dolayı 'O' demek, onlar için tam ve yeterli bir bilgi demek olur.
Bu iki mülahazaya göre, zamiri, Allah Teâlâ'nın ismine değil, doğrudan doğruya zatına racidir demek oluyor. Fakat bunu böyle anlamak için lafzını zamir değil, esmâ-i hüsnâdan (Allah'ın güzel isimlerinden) ilâhî bir isim diye kabul etmek daha uygun olur. Nitekim zamir sıfatla tavsif olunmadığı halde (Bakara, 2/163) de olduğu gibi, zamiri rahman ve rahim sıfatlarını almıştır. Bundan dolayı nin Allah'ın isimlerinden olduğunu söyleyenler olmuştur. O halde gerek zamir, gerek isim olarak Allah'ın zatına işaret olduğuna göre, bu "hüve" mübtedasının haberi Allah'ın ismidir, "ehad" de haberden sonra ikinci haberidir. Buna göre mânâ "O Allah'dır, birdir" demek olur. Hüve denilmekle mutlak bir varlık ifade edilmiş olduğu için mümkünat cinsinden olan ârızî varlıkları haddi zatında varlık görmeyen ve hakiki varlık olarak yalnızca kendi zatından başka bir sebebe muhtaç olmayan, kendisi bizatihi ve lizatihî varoluşunu gerektiren ve bir an için bile yokluğunu farz ve tasavvur etmek imkânsız olan vâcibü'l-vücud bir Cenab-ı Hakk'ın zatını tanıyanlara karşı " O " demekle belli bir tanımlama yapılmış olur.
İkinci makam, "Ashab-ı Yemin"in makamıdır ki, bunlar Cenab-ı Hakkı mevcut tanırlar, halkı da mevcut tanırlar. Bundan dolayı bunların gözünde ister istemez "kesret" denilen çokluk meydana gelir. Biri varlığı vacip olan ve yok olması imkânı bulunmayan Hakk'ın zatı, öbürü de yok iken var olan, var iken yok olabilen yaratılmış varlıkların çokluğudur. Bundan dolayı sürekli değişip duran bu geçici varlıklara "O" demek uygun olmaz. Ancak bu kesret arasında "O" sözü tek başına Cenabı Hakk'ı ifadeye de yetmez. Hakkı halktan ayıracak bir belirleyici gerekir. Bunların "O" sözünden Hakk'ın zatını anlamaları için
"Hüve" lâfzına Allah isminin de eklenmesine ihtiyaçları vardır. İşte bunlar için denilmiştir. Çünkü Allah, kendisinden başka her varlığın kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise her şeyden müstağni bulunduğu bütün kemâl sıfatlarını zatında toplamış ve ilâhlığa hak kazanmış bir mevcut demektir.
Üçüncü makam, "Ashab-ı Şimâl"in makamıdır ki, hepsinin aşağısıdır. Bunlar vâcibü'l-vücudun, ilâhın birden fazla olmasını caiz görürler. İşte bunları reddetmek ve sözlerini geçersiz kılmak için "ehad" (bir) diye açıkça tasrih ve ifade edilerek buyurulmuştur.
Bu "hüve" zamirinde diğer bir vecih de bunun "zamir-i şan" olmasıdır ki, meşhur olan da budur. Gerek sûrenin istiklali gerek lisanın belâğatı açısından bu daha uygundur. Bilindiği üzere "zamir-i şan" söylenecek olan cümlenin önemini ifade etmek için cümlenin evveline getirilip şâna irca edilerek, işin önemi hakkında "önemli olan şudur ki" anlamına kullanılır. Bu suretle haberi cümlesi olmuş olur. Bunda "hüve" zamiri, hakikatte ifadesi lâzım gelen mutlak bir "şân" olarak duyuran bir mübteda, onu bâtında ve zahirde bütün kemâl sıfatı ile tecelli ettiren ism-i celâli de mübteda; Allah'ın zatını kesretten tenzih ile onun birliğini isbat eyleyen haberi, bu haberle Allah'ın birliğini ifade eden bu cümle dahi mübtedasının haberi olarak onunla birleşip onu beyan eylemiştir. Demek ki o şan Allah'ın birliği hükmünden ibarettir. Zaten esas maksat da o hükümden ibaret olduğu için açıklanmak istenen şey Allah'ın birliği gerçeğinden ibaret olmuş olur. O Allah, cemâl ve celâl sıfatlarının hepsine hakkıyle ve eksiksiz olarak sahip olduğu ve bütünüyle varlığı kendisine ait bulunduğu cihetle ilâhlık kendisinin hakkı olduğu kesinlik kazanır. İşte gerçek mabud olan Allah birdir, ikincisi olmayan bir tektir, biriciktir. Evvel ve âhir, ortaktan münezzeh "Hiçbir şekilde benzeri olmayan." (Şura, 42/11) hep birdir, yegane birdir.
"Nihaye"de yer aldığı üzere; "Allah Teâlâ'nın isimlerinden olan "ehad" "Ezelde ve lâyezelde hep bir olan ve beraberinde bir başkası bulunmayan fert, tektir." Bu öyle bir isimdir ki beraberinde zikrolunabilecek herhangi bir sayıyı nefy (red) ve inkâr için bina kılınmıştır: Arapça'da "Bana hiçbir kimse gelmedi." denir, bu ifadede "hemze " vavdan bedeldir, çünkü aslı vahiddir, o da vahdettendir ilh..."
"Ehad" lafzı bir demek olan "vâhid" anlamında dahi kullanılır ise de aslında
aralarında önemli farklar vardır. Vahdetin kendinden başkasını nefyetmek demek olan esas mânâsında ehad sözü en beliğ olan ifadedir. "Vahid" kelimesi izafî ve itibarî de olabilir ve sayısal bir anlam ifade eder. "Ehad" ise zatın ne bölünme ve izafiyet ne de başka birisi şeklinde hiçbir sayıyı kabul etmeyen, hiçbir şekilde iki olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali olmayan gerçek birdir, hep bir ve daima bir demektir. "Vâhid" ile "ehad " eş anlamlı kelimeler değildir. Razî'nin naklettiği şekilde Ezherî demiştir ki: Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şey "ehad" ile tavsif olunamaz. Meselâ; recülün ehadun, dirhemün ehadün denilemez, racülün vâhidun, dirhemün vâhidun denilir. "Ehad" ferd, yani tek demektir. Ehad Allah'ın sıfatlarından bir sıfattır ki, yalnızca kendisine mahsustur. O'nda ona hiçbirşey ortak olamaz. Bundan başka vâhid ile ehad arasında daha birçok bakımdan farklılıklar ortaya koymuşlar: Birincisi vahid ehadde dahildir, ancak ehad vahidde dahil olmaz. Yani ehad sözü vahid kavramını da içine alır, lâkin her vahid, ehad demek olmaz. Ehad denilmekle vahid denilmiş olur, fakat vâhid denilmekle ehad denilmiş olmaz.
İkincisi: yani, "filan kimseye vahid mukavemet edemez", denildiği zaman "biri" mukavemet edemez, ama iki veya daha fazlası mukavemet eder anlamı çıkar. Halbuki denildiği zaman iki veya daha fazlası mukavemet edebilir anlamı çıkmaz. Ona mukavemet edecek hiçbir kimse yoktur anlamı çıkar.
Üçüncüsü: Vahid isbatta, ehad ise nefiyde kullanılır. İsbatta bir adam gördüm, denilir. Nefiyde ise bir ehad görmedim (hiçbir kimse görmedim) denilir ve umum ifade eder.
Rağıb der ki; ehad iki şekilde kullanılır: Birisi yalnızca nefiyde, öbürü de isbatta.(1) Nefiyle ilgili olanı o cinsin hepsini kapsamı içine alır, azına ve çoğuna gerek toptan, gerek teker teker şamil olur. Evde ehad yoktur, yani evde hiçbir kimse yoktur, ne bir, ne iki, ne de daha ziyade ne toplu halde, ne de tek tek hiç kimse yok demektir. Bu anlamda müsbet cümlede kullanılması caiz olmaz. Çünkü iki sayısı menfi cümlede sahih olursa da müsbet cümlede sahih olmaz. Buna göre denilse bunda hem tek tek vâhidi isbat, hem de gerek topluca, gerek çeşitlilik bakımından vâhidin fazlasını isbat mevcut olurdu, oysa ehad denilince bunun mümkün olmadığı anlaşılır. Ehad böylece vâhidin daha fazlasına şamil olduğu içindir ki, çoğul olarak "hiçbir
faziletli kimse yok." denilmesi doğru olur. Nitekim "Sizden hiç kimse buna engel olamazdı." (Hakka, 69/47) buyurulmuştur. Müsbet cümlede kullanılan ehada gelince, o da üç vecihdir:
a. On bir, yirmi bir gibi sayılara munzam olarak kullanılır; gibi.
b. Muzaf veya muzafun ileyh olarak isim tamlaması şeklinde kullanılır; "İkinizden biriniz yine efendisine şarap sunacak." (Yusuf, 12/41) âyetinde olduğu gibi ve haftanın ilk günü anlamına kullanıldığı gibi.
c. Mutlaka sıfat olarak kullanılır ki; buyurulduğu üzere, bu sonuncusu ancak Allah Teâlâ'nın sıfatı olarak kullanılırsa caiz olur.
Kelimenin aslı vahaddır, lâkin vahad başkaları için kullanılır. Nitekim Nabiğa:
"Kıraç bir yerde gündüz, bizi geçip gidince,
Sanki benim göçğüm bir dostun yanındadır."
demiştir.
Ebu's-Suud ve daha başkalarının beyanına göre; hemzesi vavdan mübdel olan "ehad" isbatta kullanılandır. Meselâ "Allah'la beraber başka birine ibadet etmeyin." (Cinn, 72/18) âyetlerinde kullanıldığı gibi. Nefye ait olan ve genel anlamda kulllanılan "ehad" böyle değildir, onun hemzesi aslî hemzedir. İkisi de aslîdir, dahi denilmiştir. Bu sûrede her ikisi de zikredilmiştir.
Ehad ile vahid arasını Sa'leb şöyle ayırmıştır: Ehada ibtidaen adet bina edilmez>. Sayı saymaya başlarken ehad, isneyn ilh... denilmez denilir. ehad recül denilmez, vahid recul denilir, demiştir. Lakin Razî'nin nakline göre; İmam Halil ehad isneyn diye saymanın caiz olduğunu söylemiştir ki, bunda vahid anlamına kullanılıyor demektir.(3) Hanefî alimlerinden bazıları da farkı şöyle nakl ve tarif eylemişlerdir: Ehadiyyet hiçbir şekilde bölünmeye ve sayıya ihtimali olmaz. Vâhidiyet ise ikisine de ihtimallidir:
denilir. Oysa ne "mietün ehadün" ne de "elfun ehadün" denilemez. Hattâbî ehadiyet zatın tekliğini, vahidiyyet ise sıfatta şeriki olmadığını ifade eder, demiştir. Bazı araştırmacılar bunu aksini de söylemişlerdir Yani ehadiyyet ne zatında, ne sıfatında ortağı olmayan bir tektir demektir. Allah Teâlâ hakkında zat ve sıfat birbirinden ayrı olmadığı için vahid ile ehad aynı hükümdedir. Bundan dolayı bazı müfessirler burada "ehad" kelimesini "vâhid" diye tefsir etmişlerdir. Nitekim Abdullah ibnü Abbas'tan ve Ebu Ubeyde'den naklen gelen tefsir rivayetlerinde bunu vahid diye tefsir ettikleri söylenmiştir. Ayrıca tecezzi, yani bölünme ve parçalanmayı kabul etmeyen vâhid diye de tarif edilmiştir. Allah Teâlâ hakkında vahid ve ehad birbirinden farklı olmamak bakımından aynı şeydir diye tefsir etmek, herkesin kolayca anlaması bakımından daha kolay olur. Çünkü ehad demek vâhid demektir. Fakat bununla arada hiçbir fark yoktur sanılmamalıdır. Ebu'l-Beka, "Külliyât"ında ehad kelimesinin vâhid mânâsına da geldiğini, bununla beraber aradaki bazı farkları kaydettikten sonra der ki:" İki vecihten her birine göre de ehad ile murad olunan vâhid, bütün yönlerden birdir. Çünkü ehadiyyet gerek adedî, gerek terkibî, gerek tahsilî teaddüt çeşitlerinin hepsinden kurtulmuş olan özdür. Nisbî olan, sayısız varlıkların, ehadiyyet-i zatta yok olmasıdır. Bu özelliğinden dolayı tenzih maksadıyla kullanıldığı zaman vâhide üstün tutulur. Zira vâhidiyyet sayısal çoğalmanın nefyinden ibarettir. Ayniyyenin çokluğu, vâhidiyyette de nefyedilmiş olur ise de onda izafî bir çokluğun mevcudiyeti akla gelebilir.
Bunu şöyle de açıklamışlardır: Vahid birçok bakımdan her aşamadaki birliklere söylenebilir. Ehad ise onun ekmel şeklidir; mutlak tereddüt ve şüpheye yol açacağı zaman, o mutlakın kemaline masruf olacağından, burada ehad kelimesi daha uygun olur. Ancak bunu vâhid diye tefsir edenlerin muradı da daha ötesi ve daha mükemmeli mümkün olmayan vahdetle muttasıf olan vâhid demek olduğu anlaşılmak lazım gelir.
Bu bakımdan burada vahdet, birlik kavramıyla vâhid lafzının mânalarından da biraz bahsetmek gerekir.
İbnü Sina'nın "Şifa"sında ve "Şerh-i Mevakıf"da ve daha başka kaynaklarda açıklandığı üzere vahdet vücuda eşit, yani mefhumda değil, hamilde eşit olur. Herhangi bir şekilde birliği bulunan her çeşit varlık için kullanılabilir. Çünkü her varlığın kendine mahsus bir vahdeti, yani bir birliği vardır. Hatta çokluğun bile... Pekçok şey bir özellikte birleşerek bir vahdet meydana getirebilir. Mesela; bir on, onların yüzlercesinden, binlercesinden sadece biridir. Ve böyle olması
vahdetle kesretin karşılaşmasına engel değildir. Zira aynı şeye tek özellikle ilişkin olmuş değillerdir. Aralarındaki o eşitlikten dolayı vahdeti, varlığın kendisi sananlar olmuştur. Halbuki doğru değildir. Bir cismi parçalara ayırmak onun birliğini bozmak olsa da varlığını yok etmek, onu ortadan kaldırmak demek değildir. Yine bunun gibi, çoğa çok olduğu için var denilir de bir denilemez. Vahdet ile vücud, yani birlik ile varlık tamıtamına kavramda değil, sadece konuda birleşirler. Vahdet, niteliğin de aynı değildir. Aslında vahdet varlığın niteliği üzerine eklenmiş olan bir kavramdır. Onun için bir varlığın niteliği vahdet ile de kesret ile de mümkün olur. Vahdet kesretten öncedir. Vahdeti şöyle tarif etmişlerdir: Bir şeyin hakikatte kendisine ait özelliklerde bölünme kabul etmez olmasıdır. İster geometrideki nokta gibi hiç bölünme kabul etmez olsun, ister Ahmet ve Zeynep gibi birçok uzuvdan meydana geldiği halde özünde bir tek şahsiyyet olsun. El, kol, gövde ve bacak gibi çeşitli uzuvlardan meydana gelmesi insanın şahsiyetinin birçok parçaya bölünebilir olması anlamına gelmez. Kesreti de şöyle tarif etmişlerdir: Bir şeyin hakikatte kendi özüne ait özelliklerde bölünme kabul etmesidir. Bununla beraber Vahdet bölünme kabul etmez, kesret ise bölünme kabul eder demek daha açık ve net bir ifade olur. Çünkü o bölünmenin öze veya uzuvlara ait olup olmaması asıl meselenin dışındaki ayrıntıdan ibarettir. Fakat bölünme denince yalnızca bütünü meydana getiren parçalara ait bir bölünme düşünmemek, ayrıca vahdet anlayışında ilk bakışta ortaklığı nefy ile, parçalara bölünmesinin imkânsız olduğu anlaşılsın diye böyle bir tasrih yapılmıştır. Bundan dolayı vahdetin mertebeleri olduğu gibi vâhid denilen şeyin vahdetle nitelenmesi de zatî ve arazî diye iki kısma ayrılır. Vâhidin kesire, yani birin çoğa karşılık olarak kullanılmaması da zatî değil, arızî bakımdandır. Zira birşeyin bir yönden bir, bir başka yönden çok olması mümkündür. Ancak o vâhid, yani bir olduğu için çok değildir. İşte vâhid parçalara hiç bölünemez ve bölünmesi de aklen tasavvur edilmezse, yani çokluğu söz konusu olamazsa, ona şahsi vâhid, eğer bir şekilde bölünme kabul etmezse, yani unsurlara ayrılamadığı gibi, parçalara da bölünemezse işte o hakiki vâhiddir. Onun bölünmezlikten başka bir özelliği yoksa o vahdetin kendisidir. Eğer bölünemezlikten başka bir özelliği daha varsa o zaman ya bir konumu vardır, ya yoktur. Eğer bir konumu varsa, yani algılanabilir ise işte o noktadır. Bir konumu yoksa o "müfarık"tır, yani yalnızca akıl yoluyla algılanabilir mücerret, soyut bir kavramdır. Bizim "Ben, sen, o" diye adlandırdığımız şahıslarımız gibi... Eğer tek şahıs parçalara bölünememekle beraber unsurlarına ayrılmayı kabul ederse, o unsurlar ya birbirinin aynıdır, ya da çeşitlidir. Birbirinin
aynı ve benzeri ise o "bilittisal (bitişik) vâhid"dir, basit cisimler gibi. Yok eğer unsurlar çeşitli ise o da "bil'içtima (toplu halde) vâhid"dir, herhangi bir ağaç gibi.
Gayr-i şahsi vahide gelince: Ki o bir cihetten vâhid (tek), diğer cihetten çoktur. Onun vahdeti ciheti, ya zatına mahsustur, yani o kesretlerin mahiyetinden ayrı değildir, yahut arazî yolladır, yani mahiyetinin dışındadır. Eğer vahdeti zatına ait ise o da ya mahiyyetinin tamamıdır ki, buna vahid denilir, veya mahiyetinin bir kısmıdır, bir bölümüdür. Bu bölümün tamamı müşterek ise cins olarak vâhiddir, değil ise tür olarak vâhiddir. Ve eğer birlik ciheti ârazî ise, vahdeti araz yoluyladır; "vâhid bil'araz"dır. Bu araz o kesretlere bağlı olarak ya aynı konumdadır: "Gülen ile ağlayan insanlıkta birdir." sözü gibi, ya da o sıfat ona eklenmiş olur: "Pamuk ile kar beyazlıkta birdir." sözünde olduğu gibi. Öncekine "vâhid bilmevzû", ikinciye "Vâhid bilmahmûl " denilir. Ve eğer vahdet ciheti ne zatî, ne de arazi olmazsa, yani asla ait bulunmazsa ona da " Vâhid binnisbe veya "bilmünâsebe" denilir ki, nefsin bedene nisbet edilmesi, hükümdarın ülkeye nisbet edilmesi böyledir. Bu iki nisbet tedbir anlamı bakımından birdir, demek olur. Tedbir ise nisbetin yüklemi değil, nefsin ve melikin, yani hükümdarın sıfatıdır.
Bunlar anlaşıldıktan sonra, görüldüğü gibi, vâhidin bu hususlardaki durumu hepsinde eşit değildir. Şüphe söz konusu olduğu zaman bunlardan hangisine vâhid, yani bir demenin daha doğru olacağı böylece anlaşılmış olur ki, şahsi vâhid, türüyle vâhidden evlâ, o cinsiyle vahid olandan evla; o da türüyle vahid olandan evlâ olmuş olur. Böylece zatî ile vahid, arazî vahidden evlâ o da binnisbe vâhid olandan evlâ olmuş olur. Şahsi vâhid aksamından da hiç bölünme kabul etmeyen hakiki vâhid, bir yönden de olsa bölünme kabul eden vâhidden evlâdır. Demek oluyor ki, vâhidler haddi zatında özleri itibariyle birbirinden ayrıdırlar ve çeşitlidirler. Varlıklar özleri itibariyle birbirlerinden farklı ve çeşitli olmakla birlikte, "mutlak varlık" kavramında arazî olarak hep birlikte "mevcut" diye adlandırıldıkları gibi, vahdet, yani birlik kavramında da arazî olarak hep birlikte "vâhid" adı altında anılmış olurlar. Onun için birlerin bütün yönlerden birbirinin aynı olmaları gerekmez. Vücudîsi de vardır, itibarisi de vardır. Mahiyyet üzere zaid olanı da vardır, bizzat mâhiyeti itibariyle vâhid olanı da vardır. Diğer konularda da durum böyledir: Meselâ, bazısında cevher bazısında araz
olabilir. Bunlar kolay anlaşılabilmek için gayr-i şahsi vahdetlerin çeşitlerine göre verilmiş isimlerdir. Meselâ; nevide olan birliğe mümaselet (aynılaşma), cinste olan birliğe mücâsenet (cinsleşme), keyfiyette olana müşabehet (benzeşme), kemmiyette olana müsavat yani eşitlik, şekilde olana müşâkele, tartıda olana müvazene, ölçüde olana mühazat, çevrede olana mütabakat, nisbette yani orantıda olana münasebet denilmiştir. Bunların hepsi sayı ile ilgili olan vahidlerdir. Yine bunun gibi, şahsi vahid de bunlardan biri veya birkaçı ile adede dahil olabilir. Mesela bir misli veya bir benzeri daha bulunarak ikisi birden bir bütünün parçaları olabilir. Misli olmayan vâhide fert, mütevahhid veya vâhid denilir ki, bizim tek, biricik veya yegane dediğimiz şeydir. Mesela bizim sistemimizde yerküre, güneş ve ay birer tek varlıktırlar. Ancak bunların teklikleri izafîdir, her bakımdan tek ve eşsiz değildirler. Sonra misillerinin olması da mümkündür. Şahıslara ve bazı varlıklara ferd deyişimiz de ferdiyetlerinin her bakımdan mükemmel ve eşsiz oluşlarından dolayı değildir, özellik kazandıkları belirgin yönlerinden dolayıdır. Çünkü onların eş ve benzerlerinin olması daima mümkündür. Bundan dolayıdır ki, fertde birçok kıymetli özellikler toplanıp birleşerek bir bakıma Hakk'ın birliğine birer delil ve âyet olurlar. Böylece biz onu "sen, ben, o" diyerek duyduğumuz ve tanıdığımız birlik şuurunun yardımıyla kesretler içinden seçer ve en sonunda sayı fikrini de silerek bütün o kesretlerin kıymetleri kendisinde tam bir tenzih ile birleşen gerçek ferd tanımına kavuşmuş oluruz ki, o vakit "Dikkat, kalbler yalnızca Allah'ın zikri ile tatmin bulur." (Ra'd 13/28), "İşler Allah'a döndürülür." (Bakara 2/ 210), "Emrimiz de bir tektir, bir göz kırpmasından başka birşey değildir." (Kamer 54/50) sırrı zahir olur. İşte o bütün kesretler kendisinden yok olup, bütün kıymetler kendisinde birleşen, bütün varlığı kudret elinde tutan, ezelî ve ebedî olan daimi varlık kendisinin olan, bir ikincisini farzetmek bile çelişki ve muhal olan o tek vahid duygusu, hakiki ferd duygusudur, ehad duygusudur. Bu nefy ve inkâr edilince bütün varlıklar toptan red ve inkâr edilmiş olur. Yukarıda açıklandığı üzere, "ehad" nefiyde umum ifade eder, denilmekle işte bu mânâ kastedilmiştir. (Lâ ehad) demek "Hiçbirşey yok" demektir. Bundan dolayı ondan gayrisinin hepsini nefyeden tam anlamıyla teklik, hakiki infirad mânası düşünülmeden "vâhid" demekle "ehad" ifade edilmiş olmaz. Nitekim Rağıp da şöyle demiştir: "Vahdet infiraddır, vahid dahi gerçekte parçası olmayan bir bütündür. Ayrıca her var
olana vahid denilmiştir. Sayılardan hangisi olursa olsun ona vâhid demek sahih olur: Bir on, bir yüz, bir bin vs. denilir. O halde vâhid bir müşterek lafızdır, altı türlü kullanılabilir: Birincisi, cinste veya nevide vahiddir, Zeyd ve Amir nevide birdir dememiz gibi.
İkincisi: İttisal ile vâhid olandır, ya yaratılıştan; şahs-ı vâhid demek gibi, veya meslek ve sanat bakımından ki, meslektaş demek gibi.
Üçüncüsü: Benzeri olmadığı için vâhid olandır. Bu da yaratılıştandır. Güneş vâhiddir demek gibi, veya fazilet açısından olur, filan zat çağının vahididir, kendi devrinde ondan üstünü yoktur demek gibi. Ya da "Biricik dokunmuş" o modelden başka bir dokuma yoktur anlamına denildiği gibi.
Dördüncüsü: Parçalanamaz olduğu için vâhid olandır; bu da ya küçüklüğünden dolayı ki toz gibi, veya sertliğinden dolayı ki elmas gibi.
Beşincisi: Başlangıç içindir; ya sayıların başlangıcı için, vâhid, isneyn, selâse gibi, veya çizginin başlangıç noktası için "nokta-i vahide" gibi. Bütün bunlarda vahdet arızî vahdettir.
Hz. Muhammed'İn Hayatindan Örnek DavraniŞlar
1. Hz. Muhammed İnsanlara Değer Verirdi
2. Hz. Muhammed Güvenilir Bir İnsandı
3. Hz. Muhammed Hoşgörülüydü
4. Hz. Muhammed Bilgiye Önem Verirdi
5. Hz. Muhammed Danışarak İş Yapardı
6. Hz. Muhammed Merhametli ve Affediciydi
7. Hz. Muhammed Çalışmayı ve Yardımlaşmayı Severdi
8. Hz. Muhammed Sabırlı ve Cesaretliydi
9. Hz. Muhammed Zamanı İyi Değerlendirirdi
10. Hz. Muhammed Hakkı Gözetirdi
11. Hz. Muhammed Doğayı ve Hayvanları Severdi
Ergenlik Dönemi Sorunları
Ergenlik dönemi (büluğ çağı) 11-21 yaşları arasında dalgalanmaların yoğun görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem “fırtına-gerginlik” dönemi olarak da bilinir. Ergenlik dönemi hem ergen için ve hem de ergenin ailesi için zor dönemdir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönem, çocuğunu ne kadar tanır ve bu dönem özelliklerine vâkıf olabilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olur. Ergen bedensel, cinsel, sosyal ve duygusal anlamda farklı bir döneme girmiştir. Bu gelişim sahalarında yaşadığı süreçler sebebiyle ergen kendisini farklı hisseder ve çoğu zaman kendisini tanımlamakta güçlük çeker.
Ergen ne hisseder, nasıl davranmak ister?
1- Ergenin genel olarak duygularında istikrarsızlık olduğu görülür. Bir gün önce çok mutlu ve enerjik olan ergen ertesi gün kabuğuna çekilmiş ve bitkin olabilir. Duygular anlık olarak bile değişkenlik arz edebilir. Bu nedenle ebeveynin bunu kabul etmesi ve her defasında “Daha dün iyiydin, şimdi ne oldu?” türünde sorgulamalara ve baskıcı yaklaşımlara girmemesi gerekir.
2- Bu dönemde ergen duygularını çok dolu ve coşkulu yaşar. Gerek ses tonu ve vurgulamaları ve gerekse mimikleri önceki döneme göre duygularını daha fazla ifade ediyor niteliktedir.
3- Diğer dönemlere göre daha yoğun hayal kurar ve gerçekten zaman zaman uzaklaşır. Bu hayaller gelecek planlarını kapsayabileceği gibi genellikle karşı cinsle ilgili hayaller olabilmektedir.
4- Ergen zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Odasına çekilen ve yalnız kalmak istediğini söyleyen bir ergenin ciddi bir sorunu olduğu düşünülüp kaygılanılmamalıdır. Ergen kendisi ile baş başa kalıp yaşadıklarının muhasebesini yapma ihtiyacı hissedebilir.
5- Ergen kendini yorgun hissedebilir, buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizdir. Vücut enerjisi âdeta büyümeye harcanıyor gibidir.
6- Ergen yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir ve kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği içinde olabilir.
7- Yeni şeyler deneme merakı artmıştır.
8- Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir.
9- Bu dönemde ergenin fark edilme ve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını giderebilir.
Ergenlik dönemi ruhsal sıkıntıları
Bu dönemde depresyonlarda artış görülür. Özgüven problemi, karşı cinsle ilgili yaşanan problemler, okul ve aile içi problemler buna sebebiyet verebilir. Genellikle kısa süreli yaşanır ve müdahale gerekmez. Ergen kendini üzgün ve kötü hissediyordur; ancak günlük hayatına devam edebilir. Gerçek depresyonlarda ise intihara kadar varan düşünceler geliştirmiş olabilir ergen. Kendini büsbütün değersiz hissediyordur. Bunun sebepleri arasında; yakınlarını üzmek, ölümü merak, yalnızlık duygusu, çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, ölüm-ayrılık vb. gibi travmatik süreçler vardır. Bunlar dışında ergen zaman zaman öfke patlamaları yaşayabilir. Bu esnada onunla konuşmaya çalışmak anlamsızdır. Sakinleşmesini beklemek gerekir. Yeme bozuklukları ise bir başka sorundur. Özellikle çok yemek yeme veya yemeği reddetme ve sürekli, kilolu olduğunu düşünme ergende aşılması gereken sorunlardandır
Kur’ân’ın ilk âyetinin “OKU” diye başlamasındaki hikmet nedir
“İkra/Oku” ilâhî emri, O en şerefli varlığın zâtında tecellî ile beşere emanet edilen sonsuz kemâlata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife verme ve bir dâvettir.
Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vâkıf olunacak bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır.
Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı “kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecellî eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.
Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, “Gör, müşâhede eyle!” suretinde değil de “Oku!” şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece “yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka “okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir.
İlim, kâinatta tecellî edegelen nizam ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat’iyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz’edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu.
Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi... Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kâinat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfûz ise, mukayyet nizam da, Kur’ân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un aynasıdır.
Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevâp potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.
hakem olayı [frmtr ödev tim]
Hakem OLAYI
Sahâbî. Hz. Ali ile Muâviye arasındaki savaşta meşhur "hakem olayı"nda hakemlik yapan Ebû Musa el-Eş'ari, Yemenlidir. Asıl adı Abdullah'tır. Ailesi ile birlikte Rasûlullah'ı görmeden Yemen'deyken iman etmiştir. Rasûlullah'ın yanına gelmek üzere Yemen'den yola çıkan Ebû Musa, Habeşistan'a gitmiş ve orada Ca'fer b. Ebî Tâlib ve diğer müslümanlarla buluşmuştur. Medine'ye ulaştıklarında Hayber'in fethi tamamlanmıştı. Rasûlullah Ebû Musa'ya harbe katılmış gibi ganimetten pay vermiştir (İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Ğâbe, II, 30, 235, 245).
Ebû Musa el-Eş'arî, Mekke'nin fethine ve Huneyn gazasına katılmıştır. Huneyn gazasından sonra Rasûlullah, Evtas vâdisinde toplanan Havazin kabilesini dağıtmaya Ebû Âmir'i gönderdi. Buradaki çarpışmada yaralanan ve sonra şehid olan Ebû Âmir görevini Ebû Musa'ya devretmişti. Ebû Musa bunu Rasûlullah'a bildirdiği zaman Rasûlullah Ebû Âmir için dua etmişti. Ebû Musa kendisi için de dua etmesini söylediğinde Rasûlullah, "Ya Rabbi, Abdullah b. Kays'ın kusurlarını affet ve onu kıyamet günü güzellikle kabul buyur" diye dua etmişti.
Hicrî 9. yılda Tebük gazası vuku buldu. Ebû Musa ve arkadaşları bu savaşa katılmak için Rasûlullah'tan deve istediklerinde Rasûlullah onlara deve satın aldı.
Tebük seferinden sonra Rasûlullah, Ebû Musa'yı Muaz b. Cebel ile birlikte Yemen'e tebliğe gönderdi. Onları yollarken şöyle dedi: "Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Sarhoşluk veren herşey haramdır; içkiden menediniz" (Buhâri, Cihad, 164; Meğazî, 60;
Müslim, Cihad, 5). Yemen'in iki tarafında Muaz ile Ebû Musa İslâm'ı tebliğ ettiler ve sonra buluştukları noktada aralarında bir mürtedin öldürülmesi konusunda şu tartışma geçti: Muaz: "Ya Abdullah, Kur'an'ı nasıl okuyorsun?" Ebû Musa: "Gece ve gündüz azar azar okuyorum. Yani Kur'ân'dan okumak istediğimi bir hamlede okumuyorum. " Muaz da şöyle dedi: "Ben gecenin başında uyuyorum, uykumu aldıktan sonra uyanıyorum ve Allah'ın kitabından okuyacağımı okuyorum."
Yemen'de tebliğ görevini tamamlayan Ebû Musa, Vedâ Haccı'na katıldıktan sonra Medine'de yerleşti. Yemen'de ortaya çıkan Esvedu'l-Ansı adlı yalancı peygamber yüzünden oraya geri dönmediği anlaşılmaktadır. Hz. Ömer devrinde Hadramut'a gitti. Orada emirlik yaptı, ancak Irak'ın fethine çıkan İslâm ordusuna katılmak için emirliği bırakıp, orduya katıldı. Nusaybin'in fethiyle görevlendirildi ve burayı fethetti (Taberî, Târih, 2506). Sonra, Hz. Ömer onu Basra valiliğine tâyin etti. Valiliğinin ilk döneminde Menâzır ve Susi illerini fethetti, İslâm devletine karşı isyan eden Hürmüzan'ı yendi. Hürmüzan'ın kalesi Huzistan'daydı. O müslümanlara buradan saldırıyordu. Buranın sarayları ve muazzam kaleleri vardı. Hürmüzan isyan ettikten sonra kaleyi tahkim edip, İranlıları müslümanların aleyhinde kışkırtmıştı. Ebû Musa ile onun ordusu Suster'de karşılaştılar. Muhârebeyi müslümanlar kazandı ve Hürmüzan, kalesine çekildi. Hürmüzan Hz. Ömer'e teslim olmak şartıyla Medine'ye gönderildi (Taberî, 2518). Suster'den sonra Cünd-i Sabur ilini de teslim alan Ebû Musa, Huzistan'ı emin bir yer haline getirdi. İranlılar Huzistan'ı kaybettikleri için intikam almak istedilerse de, Nihavend meydan savaşı diye meşhur muhârebede müslümanların karşısında yenilgiye uğradılar. Fethedilen yerlerin taksimi meselesinde Basra ile Kûfe arasındaki anlaşmazlık sonucu Hz. Ömer toprakları eşitçe paylaştırmış, ancak Kûfe valisi Ammar'ı azlederek, Ebû Musa'yı Kûfe'ye tâyin etmiştir. Kûfelilerin ondan şikâyeti üzerine Ebû Musa tekrar Basra valiliğine getirildi. Kûfelilerin Ebû Musa'yı Hz. Ömer'e şu şekilde şikayet ettikleri zikredilmektedir: "Harp esirlerini karşılıksız tahliye etmektedir. Devlet ve hükümet işlerini Ziyad b. Ebih'e vermiştir. Hâtie adlı şâire binlerce dirhem dağıtmıştır. Evinde Ukayle adlı kadını en mükemmel yemeklerle beslemekte, ona halkın yediğini yedirmeyerek büyük masraf yapmaktadır. "Bunları soruşturan Hz. Ömer, hiçbirinin doğru olmadığını öğrenince Ebû Musa'yı görevine iâde etti. Hicrî 23. yılda Ebû Musa İsfahan'ın fethine yardım etti, Basra'nın susuzluğunu gidermek için 'Ebû Musa Kanalı' diye bir kanal yaptırarak şehrin su problemini halletti. Hz. Ömer şehid edildikten sonra yerine geçen Hz. Osman zamanında altı yıl daha Basra valiliği yaptı. 29 hicrî yılda halkın şikâyeti üzerine Hz. Osman onu azletti ve yerine Abdullah b. Âmir'i atadı. Daha sonra H. 34 yılında Kûfe'ye tayin edildi. Kûfe çok karışık bir şehirdi, fitne ve fesadla doluydu. Ebû Musa burada halkı Rasûlullah'ın sünnetine dâvet etmesine rağmen, Hz. Osman şehid edildikten sonra fitneler büyüyünce müslümanlar iki kampa ayrılmışlardı. Hz. Ali, oğlu Hz. Hasan'ı Ebû Musa'ya yollayıp yardım istedi. Ebû Musa Hasan'a şöyle dedi: "Rasûlullah'tan duydum: 'Öyle bir fitne kopacak ki, o zaman oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden hayırlıdır' diyordu." Ammâr, Ebû Musa'ya "Herhalde bu hadisi yalnız Ebû Musa biliyor" diye dil uzatınca, Ebû Musa söyle konuştu: "Ey insanlar, fitne çok fena birşeydir. Fitne karnı aç, haris ve obur bir canavardır. Ben size emrediyorum. Kılıçlarınızı kınlarına sokunuz. Evlerinize çekiliniz. Biliniz ki, ben sizin iyiliğinizi istiyorum; siz de benim iyiliğimi isteyiniz. Ben sizi aldatmıyorum; siz de beni âldatmayınız. Bana itaat ediniz, dininizi de dünyanızı da kurtarırsınız. Bu fitnenin ateşinde onu, o ateşi yakanlar yanar." Fakat kimse onu dinlemedi. Ardından Cemel ve Sıffîn'de müslümanlar arasında kanlı çarpışmalar yaşandı ve hakem olayı * meydana geldi.
Hakem olayında, hâdise ve çatışmaların dışında kaldığı için Hz. Ali'nin temsilcisi olarak tayin edildi. Aslında Hz. Ali (r.a.), onun hakem olmasına karşıydı, ancak kendisine tâbi olanlar Ebû Musa'da ısrar edince, o da kabul etti. Ebû Musa'nın savunduğu görüş, fitnede iki tarafın da haksızlığı ve Hz. Osman'ın mazlum olarak katledildiği idi. Ebû Musa, Abdullah b. Ömer'in devlet başkanlığına getirilmesini önerdi. Ancak Muâviye'nin hakemi Amr b. el-Âs bunu kabul etmedi. Ebû Musa, hilâfetin şûra ile, yani halkın seçimine bırakılması ile olmasını istediği zaman iki taraf da bu teklifi kabul etti. Ali ile Muâviye'yi görevden azleden Ebû Musa, halkın serbest iradesiyle halifeliğe yeni birinin seçileceğini sanıyordu. Oysa bilindiği gibi fitne tekrar ortaya çıkmıştı (37/657). Ebû Musa'nın hakem olayında sonuna kadar ümmetin çıkarı doğrultusunda hareket ettiği görülmektedir. Amr b. Âs, Ebû Musa'nın kararına uymamış, onu aldatarak fitneyi tekrar körüklemiştir. Ebû Musa bu olaydan sonra Mekke'ye dönerek inzivâya çekilmiştir.
Ebû Musa bir rivâyete göre Mekke'de, diğer bir rivâyete göre Kûfe'de vefât etti. Hicrî 42 veya 44, senelerinde vefât ettiği zikredilir (Tezkiretü'l-Huffâz, I, 21). Hastalığı sırasında feryad eden zevcesine Rasûlullah'ın bağırıp çağırarak ağlamayı yasakladığını hatırlatmıştır (Müslim, 1, 18-19). Vasiyeti şöyledir: "Cenazemi süratle götürünüz. Peşimden kimse gelmesin, mezarımda vücudumla toprak arasına birşey konmasın. Kabrimin üstüne bir türbe yapmayınız. Kadınlar içinde saçını-başını yolarak ağlayanları uzaklaştırınız. Bunu Rasûli Ekrem'den naklediyorum" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 397).
Ebû Musa, valilik görevinde bulunmasına rağmen daima fakirlik içinde yaşamıştır (İbnü'l-Esir, 111, 143). Ebû Musa ilmin yayılmasına ve değer kazanmasına özellikle önem vermiş, halkı ilme teşvik için hutbe okumuştur. Rasûlullah'a en yakın olanlardan biriydi ve ondan birçok şeyler öğrenerek başkalarına aktarmıştır. Rasûlullah zamanında fetvâ vermek için icâzet aldığı söylenir (Tezkiretü'l-Huffâz, I, 21). Ebû Musa güzel sesiyle Kur'an okurken herkesi büyüler, Rasûlullah onu dinlerdi (İbn Sa'd, Tabakat,, IV/I, 80). Ebû Musa aynı zamanda muhaddistir. Üçyüzaltmış civarında hadis rivâyet etmiştir. Buhâri ve Müslim elli hadisini müşterek nakleder. Ebû Musa hayatında her zaman Rasûlullah'ı örnek almıştır. Gördüğünü veya duyduğunu aynen tatbik etmek istemiştir. Takvâya son derece önem veren Ebû Musa, hayâ ve temizliğe bilhassa düşkündü. "Hayâ imandan bir şubedir" demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 415). Hiçbir zaman servete, mala-mülke itibar etmedi. Ümmetin hayır ve menfaatinden başka bir şey düşünmedi. Fitnelerin dışında kalmak istedi. Cemel ve Sıffîn muhârebelerinin dışında kâldı. Fitneye karışan kardeşi Ebû Rahm'e şöyle demiştir: "Rasûlullah'tan şöyle dediğini duydum: 'İki müslüman kılıçları ile karşılaşacak olurlar da biri diğerini katlederse ikisi de cehennemlik olur'' (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 403). Oğlu Ebû Bürde bir gün aksırdığında babasının kendisine "Yerhamükellah" dememesinin sebebini şöyle anlatır: "Babam, Peygamber efendimiz'den, 'Herhangi biriniz aksırdığı zaman eğer elhamdülillah derse ona yerhamükellah deyin, demezse siz de yerhamükellah demeyin ' diye buyurduğunu duydum" (Buhâri, Edeb, 137). Kalabalık bir cemaati vardı. Onlara Kur'ân dersi verirken şöyle derdi: "Kur'ân öyle bir şeydir ki, ona uyarsanız sizin için ecir, uymazsanız ağırlık ve yük olur. O halde ona uyunuz, o size uymasın. Zira Kur'ân kendisine uyanları cennete götürür, uymayanları da yüzüstü cehenneme sürükler" (el-Hılye, 1, 257).
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi
1. Kulluk
Insanın Yaratılşındaki Esas Gaye Allah'a Kul Olmadır. Allah(c.c.) Zariyat Suresi 51. Ayette Mealen "ben Cineleri Ve Insanları Ancak Bana Kulluk Etsinler Diye Yarattım" Buyurmaktadır. Ayetten Anlaşıldığı üzere Insan O'nu Bilip Tanımak Ve O'na Layıkıyla Kul Olmak Için Var Edilmiştir. Yoksa Yeme Içme Ev Bark Sahibi Olma Vs. şeyler Yaratılışımızdaki Esas Gaye Degildir. Bunlar Insanın Fıtratında Bulunan Ihtiyaçlardır Ama Kesinlikle Esas Gaye Değildir.
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi Insanın Yaratılış Gayesi Ile örtüşmektedir. ınsan Akıl Ve Vicdan Yolu Ile Allah'ı Bulabilir. Fakt O'na Nasıl Kulluk Edeceğini Bilemez. Işte Peygamberler Insana Allah'a (cc) Nasıl Kulluk Yapılacağını Göstermek Için Gönderilmiş Ve Yolda Insanlara önderlik Etmiştirlerdir.
2. Tebliğ
Insan Ki, Allah'ı Bilip Tanımak Ve Bu Bildiklerini Vicdanında Duymak Için Yaratılmştır. Işte Ona Bu Vazifesini Hatırlatmak Ve Aynı Zamanda Onu Bu Marifete Ulaştırmak Için Art Arda Peygamberler Gönderilmiştir. Hz. Adem(as) Hem Ilk Insan Hem Ilk Nebidir.
Evlatları Daha Gözlerini Açar Açmaz Kareşılarında Babalarını, Iyiliği Emredip Kötülükten Sakındıran Bir Peygamber Olarak Bulmuşlardır. Ondan Hatamül Enbiya , Iki Cihan Serveri Hz. Muhammed (sav)'e Kadar Bütün Peygamberler Hayatlarını Bu Uğurda Harcamışlardır. Onlar Bizlere Ibadete Ait Meseleleri öğretmiş, Allah'ın Emir Ve Yasaklarını Bizlere Bildirmiş, Mükellefiyetlerimizi Kavramamıza Vesile Olmuşlardır.
3.güzel örnek
Peygamberlerin Gönderilişindeki Bir Diğer Husus Da Onların ümmetlerine Güzel Birer örnek Olma Keyfiyetleridir. Onlar Bizler Için Birer önder Ve Imamdırlar. Zira Bizler Için Gerçek Hayatı Onlar Onlar Temsil Etmişlerdir
4. Dünya Ukba Müvazenesini Temin
Peygamberler Dünya Ve Uba Dengesini Kurmak Için Gelmişlerdir. Bu Denge Ile Insanoğlu Ifrat Ve Tefritten Kurtulacak Ve Istikameti Bulacaktır. Evet, Ne Papazlar Ne Ruhbbanlar Gibi Bütün Bütün Dünyayı Terkedip Manstıra çekilme, Ne De Her şeyi Ile Dünyaya Dalıp Ona Kul Köle Olma Değil Sürekli Orta Yolu Bulma Ve Yaşama Ki Bu Da Ancak Vahyin Aydınlık Iklliminde Olabilecektir.
Bu Denge Kur'an-ı Kerim'in "allah'ın Sana Verdikleri Ile Ahiret Yurdunun Peşinde Ol, Dünyadan Da Nasibini Unutma! Allah'ın Sana Ihsan Da Bulunduğu Gibi Sen De Ihsan Da Bulun Yer Yüzün De Fesad Peşinde Olma. şüphesiz Ki Allah Bozguncuları Sevmez." (kassas 28/77) şeklinde Ifade Edilmektdir.
5. Itiraz Kapısını Kapama
Cenab-ı Hakk, "biz Peygamber Göndermedikçe Azap Edici Değiliz(17/75) Buyurmaktadır.
Evet Her ümmert Kendi Peygamberine Ait Nice Mucizeleri Gördü Vea Dinledi. Böylece Kimi Insanlar Inandırılmış, Inanmayanların Da Bahane Bulmalarına Meydan Verilmemiştir. Yani Ahirette Hiç Kimsenin Herhangi Bir Itiraz Hakkı Bulunmayacaktır.
Peygamberler Maddi Alanda Da Insanlığa Birçok Katkıda Bulunmuşlardır. Hz Nuh(as) Gemicilik De Hz. Idris(as) Terzilikte Hz. Yusuf(as) Saatçilikte Hz.isa Tıp Alanında Insanlara önder Olmuşlardır.
Ortaçağda Dini Yaşayış
Din Kavramı
Din Kavramı çeşitli Yazarlar,alimler Ve Düşünürler Tarafından Farklı Yorumlanır. Dini Duygu Insanları Birbirine Bağlayan Kan Bağı ,ırk Vatan Bağlarından Daha Kuvvetlidir. Toplulukların Dini Inanışları O Toplumun Gelişmesinde Ya Da Helak Olmasında Da Etkilidir. (1)
Arabistanın Dini Durumu
Arabistan Asya ,avrupa Kıtalarının Birleştiği Ve Hind ,iran ,bizans ,mısır Ticaret Kervanlarının Daime Gelip Gittiği Merkezi Bir Yerdir. Bu Yüzden Etraf Memleketlerinin Kültür, Ahlak Ve Adetlerinden Istifade Etmiştir. Bu Bölgedeki Dini Hayatı Ele Alırken Toplumun Pek çok Dinin Etkisinde Kaldığı Görülür. Iran Ve Bizans Devletlerinden çıkan Din Kavgalarından Uzaklaşmak Için Arabistan’ın Sığınak Olarak Görülmesi Buralara Yerleşmelerin Fazla Olmasına Dini Fikirleri Halka Aşılamasına Sebep Oldu. Araplar Farklı Yerlere Yaptıkları Ticari Seyahatların Sonucunda Oradaki Halkın çeşitli Dini Inançlarını Görmekte Ve Etkilenmekteydiler. Arap Dünyasını Dini Yönden Iki şekilde Inceleyebiliriz. Semavi Ve Batıl Diller …semavi Dinler Allah Tarafından Peygamber Aracılığıyla Insanları Doğru Yola Iletmeyi Amaçlayan Dinler . Batıl Dinler Ise Insanlar Tarafından Uydurulan , Bir Peygambere Yada Herhangi Bir Kitaba Dayanmayan Dinler Olarak Bilinir. Arabistan’daki Maddi Ve Ruhi Karışıklıklar Insanları çeşitli Dinlere Mensup Olmaya Sevk Etti.bunun Neticesinde Hristiyanlık Gassan , Huzza Kabileleri Ile Lahmiler Arasında , Yahudilik Kinane ,hicr, Kinde , Medine Civarındaki Kabileler Arasında Yayıldı. Bu Kabile Mensuplarından Bir Kısmı Yıldızlara Tapardı. Iran Hudutlarında Zerduşluk Dini Yaygındı. öyle Ki Bu Dine Mensup Olanlar Başka Bir Kabileden Biri Ile Evlenemezlerdi. Arabistan’da Hıristiyan, Mecusi,zerdüşt Dinine Mensup Olmayanlarda Vardı. Bu Kişilere Hanif Denirdi. Hz. Ibrahimin Dinine Mensup Olanlardı.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Peygamberliğinden önceki Döneme Bütün Dünya Cehalet Ve Sapıklığın Karanlığında Bocalarken Arabistan’ın Durumu Da Pek Iç Açıcı Değildi. Burada Karanlık Biraz Daha Fazla Cehalet Ve Delalet Biraz Daha Köklüydü. O çağın ölçülerine Göre Arabistan En Geri Kalmış , En Az Gelişmiş Bir ülke Durumundaydı. Bu Dönemlerde Putperestlik , Ruhlara Tapma , Yıldızlara Tapma Kısacası Tek Allah’a Inanmanın Dışında Ne Kadar çok Inanç Ve Ibadet şekli Varsa Hepsi O çağ Insanlarında Vardı.
Arabistan’da Putperestliğin Tesisi Huzaalıların Mekke şehrine Hakim Olmaları Ile Başlar. Arabistan’a Ilk Put Rabia Bin Harisi Adında Birinin Suriye’den Taştan Yapılmış Bir Put Getirip Kabe’ye Koymasıyla Girmiştir. Kabe’ye Konulan Putun Hubel Adındaki Bir Put Olduğu Zannedilir. Ilk Putun Kabe’ye Konulmasıyla Kabe’yi Ziyarete Gelen Civar Arap Kabileleri Bu Puta Benzer Putlar Yapmışlardır. Buna Rağmen Bir Kısım Araplar Allah’a Ve Onun Yerin Ve Göğün Yaratıcısı Oldu, Meleklerin Allah’ın Kızları Olduklarına Inanıyorlardı. Diğer Bir Kısım Yalnız Tabiata Inanıp Tabiat Kanunlarından Başka Bir şey Olmadığını Ileri Sürüyorlardı. Araplarda Her Kabilenin Kendine Ait Putları Vardı. Ayrıca Her şahsa Aitte Hususi Putlarda Bulunurdu. Dini Ayinlerin Esasını Sadece Kurban Tescil Ederdi. Bununla Tanrıları Ile Ona Tapanlar Arasında Bir Kan Akrabalığının Tesis Edildiğine Inanılırdı. Arap
Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye Hicreti
Islâm Tarihinde Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye Göç Etmesine “hicret” Denir.
şirkin, Zulmün Ve Her Türlü Ahlaksızlığın Hükümran Olduğu Bir Devirde Allah Teala Insanlara Doğru Yolu Göstermek Için Sevgili Kulu Ve Habibi Hz. Muhammed(s.a.v.)’i Gönderdi. Peygamberimizin Tebliğ Ettiği Islâm Güneşinin, Gün Be Gün Her Tarafı Aydınlattığını Gören Müşrikler, Müslümanlara Akla Hayale Gelmez Işkenceler Tertip Etmişler, Tüyler ürperten Zulümlerin Tatbiki Için Planlar Hazırlamışlardır. Aldıkları Kararla Haşimoğulları Ile Her Türlü Münasebetlerini Kesmişler, Tüm Alış-verişleri Yasaklamışlardı. Kendilerine Ekonomik Baskı Uygulanan Ashab, Yiyecek Bir şey Bulamadıkları Için Ağaç Yapraklarını Yemek Zorunda Kalmışlardı. Hatta Sa’d Bin Ebi Vakkas, Bir Akşam Açlığını Gidermek Için Bir Deri Parçası Bulmuş, Onu Pişirerek Yemiştir.
Mü’minler, Müşriklerin Tüm Eziyetlerine Katlandılar. Islâm’ın Getirdiği Inanç Ve âkideler Uğruna Mallarını Ve Canlarını Feda Ettiler, Fakat Islâm’dan Taviz Vermediler, Küfre Rıza Göstermediler. Bilal-i Habeşi(r.a.) Kızgın Kumlar üzerinde Süründürülürken Ağzından çıkan Tek Söz “allah Bir!” Oluyordu. Ammar Ibni Yasir’in Annesi Sümeyye(r.a.) Lime Lime Edilip öldürülürken, Son Sözü “müslümanım Elhamdülillah” Olmuştu. Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen Yüce Nebî Islâm’ı Tebliğ Için Gittiği Taifte Kendisini Taşlayanlar Için Ellerini Açıp “ilahi! Gazabına Uğramayayım Da, çektiğim Sıkıntı Ve Belalara Aldırmam. Ya Rabbi! Kavmimi Helak Etme, Onlara Hidayet Nasib Et. Zira Onlar Gerçekleri Bilmiyorlar.” Diye Dua Ediyordu.
Bir Hac Mevsiminin Girmesi üzerine Medineli Evs Ve Hazreç Kabilelerine Mensup Altı Kişi Islâm’ı Kabul Ettiler. Daha Sonra Birinci Ve Ikinci Akabe Biatları Vuku Buldu. Medineli Bir Grup Müslüman Zorlukta Ve Kolaylıkta Resûlallah’a Itaat Edeceklerine Dair Söz Verdiler. Böylece Medine’de Kurulacak Islâm Cemiyetinin Temeli Teşekkül Etmişti.
Kafirlerin Zulümleri Tüm şiddetiyle Devam Ederken 622 Senesinde Vahiy Yoluyla Hicret’e Izin Verildi. Müslümanların çoğu Medine’ye Gizlice Hicret Ettiler. Hz. ömer Ise Dünya Tarihinde Eşine Rastlanmayacak Bir Cesaret örneği Gösterip “ben Dinimi Korumak Için Allah Yolunda Medine’ye Hicret Ediyorum. Karısını Dul, çocuklarını öksüz Bırakmak Istiyorsa şu Vadide önüme çıksın!” Diyerek Yola çıktı. Mekke’de Peygamberimizle Beraber Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali Ve Birkaç Müslüman’dan Başka Kimse Kalmamıştı. Peygamberimiz Bütün Güçlüklere Rağmen Görevini Yapmış, Peygamberliğinin 13 Yılını Mekke’de Tamamlamış Bulunuyordu.
Müşrikler, Medinelilerin Müslüman Olması Ve Mekke’deki Müslümanların Da Medine’ye Göç Etmesiyle Kuvvetli Bir Islâm Topluluğunun Oluşmasından Korktular. Islâmiyet’i Kökünden Yok Etmek Için “dâru’n-nedve” Denilen Yerde Gizlice Toplandılar. Ebû Cehil’in Teklifi üzerine Peygamberimizi öldürmeye Karar Verdiler. Bu Korkunç Kararı Uygulamak üzere Her Kabileden Birer Genç Seçtiler. Seçilen Bu Silahlı Gençler, Peygamberimizin Evini Kuşattılar Ve Dişarı çıkmasını Beklemeye Başladılar.
Müşriklerin Gizlice Aldığı Bu ölüm Kararı, Allah Tarafından Cebrail(a.s.) Aracılığıyla Peygamberimize Bildirildi Ve Hicret Etmesine Izin Verildi. Peygamberimiz, Kendi Yatağına Hz. Ali’yi Yatırarak, Evini Saran Müşriklerin Arasından çıktı Ve Hz. Ebû Bekir’in Evine Gitti. Allah, Peygamberini Korudu. Eli Silahlı Müşrikler Onu Göremediler.
Yol Hazırlıkları Yapıldıktan Sonra, Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’le Birlikte, Geceleyin Mekke’ye Bir Buçuk Saat Mesafede Olan Sevr Dağı’na Gittiler Ve Orada Bir Mağarada Gizlendiler. Sabah Olunca Peygamberimizin Evden çıktığı Anlaşıldı. Bunun üzerine Müşrikler Her Tarafı Aramaya Başladılar. Peygamberimizi Bulana Yüz Deve Mükâfat Vermeyi Vaadettiler.
Peygamberimizi Arayanlar Yoldaki Izleri Takip Ederek Mağaranın önüne Kadar Geldiler. Mağaranın Girişine Bir örümceğin Ağ Germiş Olduğunu Gördüler. Mağaranın Içine Girip Aramak Istedilerse De Içlerinden Biri; “içeriye Insan Girseydi, Burada örümceğin Ağı Ve Güvercin.
Hz. Muhammedin Hayatı
Peygamberımızın Dogumu
Peygamberimiz Fil Vakasından 50 Gün Sonra ,rebiullevvel Ayinin On Ikinci Pazartesi Günü,tan Yeri Ağarırken, Mekke`de Doğdu.
Peygamberımız Doğduğunda Bazı Hadıseler Vuku A Geldı
Peygamberimiz Doğduğunda Bazı Hadiseler Vuku A Geldi,bunlardan Bazılarını Söyle Sıralayabilirizeygamberimiz ,anadan Sünnetli Ve Göbeği Kesik Olarak Doğdu. Peygamberimiz Doğarken, çocukların Yere Düştükleri Gibi Düşmeyip Ellerini ,yere Dayamış Başını Semaya Kaldırmış Olarak Doğdu.peygamberimiz Doğduğu Zaman ,bir Yıldız Doğmuş Ve Bilginler, Bu Yıldızın Doğduğu Gece,ahmed Doğmuştur Dediler.bir çok Yahudi Alimi Tevrat Tan Inceleme Ile Peygamberimizin Bu Gecede Doğduğunu Yakınlarına Bildirmişlerdir.
Peygamberimiz Doğduğu Gece Kisranin Sarayından On Dört şerefe Yıkıldı Iranlıların,bin Yıldan Beri Hiç Sönmeden Yanan Atesgedeleri Sönüverdi.save Gölünün Suyu çekildi.sema Ve Vadisini Su Bastı.ıran Sahi, Arapların, ülkesini Istila Edeceğini Rüyasında Gördü,ve Telaşa Düştü.
Peygamberımızın Babası Hz.abdullah
Peygamberimizin Babası Hz. Abdullah Kureyş’in Ileri Gelen Delikanlılarından Idi. Güzel Yüzlü,iki Gözü Arasında Peygamberlik Nurunu Taşıyordu.mekkenin Bütün Genç Kızları Onunla Evlenmek Için Can Atarlardı.babasına O Kadar Itaatliydi Ki Babasının Izinden Hiç çıkmazdı.hatta Birinde Babası Abdulmuttalip Allaha Dua Etmiş Ve ``allahım Eğer Bana On Erkek Evladı Verirsen Onlardan Birini Senin Için Kurban Edeceğim``demiş ,on Evladı Olunca Da Allaha Verdiği Sözü Tutmak Için Oğlu Abdullahı Kurban Etmek Istemiştir.oğlu Abdullah Babasına Itiraz Etmemiş Ve Boyun Eğmiştir Etraftan Yapılan Eleştirilerle Oğlunu Kurban Etmekten Vaz Geçmiş Onun Yerine 100 Adet Deve Kurban Etmiştir. Hz. Abdullah Hz. Amine Ile Evlendikten Kısa Bir Müddet Sonra Gittiği Ticaret Kervanından Dönerken Yolda Hastalandı. Medine’de Dayısı Beni Adiy Bin. Neccarin Yanında Bir Ay Hasta Aldıktan Sonra Vefat Etti.hz. Abdullah Vefat Ettiği Zaman Peygamberimiz Henüz Anne Karnında Altı Aylıktı.
Peygamberımızın Süt Anneye Verılısı
Yeni Doğan çocukları Süt Anneye Vermek; Kureyş Ve Sair Arap Eşrafının Adeti Idi.
Bu Da; Kadınların Kocaları Ile Daha Iyi Meşgul Olmalarını Ve çocuklarında ,özellikle ,havasının Güzelliği, Rutubetinin Azlığı Ve Suyunun Tatlılığı Ile Tanınan Yerlerde Yasayan şerefli Kabileler Arasında, Sağlam Vücutlu,siki Etli, Cesaretli.
Baska Bi Siteden Buldugum :
Hz. Muhammed Mustafa (a.s) (571 – 632
Hz. Muhammed (s.a.v), 571 Yılında Mekke'de Doğdu. Mekke'nin Ve Arabistan'ın En Nüfuslu Kabilesi Olan Kureyş'in, Benihaşim (haşimoğulları) Boyundandır. Babası Kureyş Kabilesinin Lideri Ve Mekke Yöneticisi Olan Abdülmuttalip'in Oğlu Abdullah, Annesi Ise Yine Aynı Kabilenin Zühre Boyundan Vehb Bin Abd Menaf'ın Kızı Amine Idi. Babasını Doğmadan, Annesini Ise Altı Yaşında Kaybeden Hz.muhammed (s.a.v), Büyükbabası Abdülmuttalip'ın Himayesine Girdi. Hz.muhammed (s.a.v), Sekiz Yaşında Iken Abdülmuttalip'de ölünce, Amcası Ebu Talib'in Yanına Alındı. 10-12 Yaşlarında çobanlık Yapmak Zorunda Kaldı. Bu Ağır Koşullara Rağmen Hz. Muhammed (s.a.v) Mazbut Bir Hayat Sürmekte, Dürüstlüğü Ve Doğruluğu Ile Tanınmaktaydı. Bu Yüzden Henüz Gençliğinde Herkesin Takdir Ve Saygısını Kazanmış, "muhammed El-emin" Diye Anılmaya Başlamıştı.
Hz. Muhammed (s.a.v) Gençliğinde, Ticaretle Uğraşan Amcası Ile Suriye'ye Gitti. Daha Sonra Hz. Hatice Bint Huveylit Adında Zengin Bir Dul Kadının, Ticari Işlerini Yürütmesi Için Yaptığı Teklifi Kabul Etti. Hz. Muhammed (s.a.v) 595 Yılında Hz. Hatice Ile Evlendiğinde 25, Hz. Hatice Ise Bu Sırada 40 Yaşındaydı. Hz. Muhammed (s.a.v) Bu Evlilikten Sonra Da Bir Süre Ticaretle Uğraştı. 40 Yaşına Yaklaşırken, Hayatında Dönüşüm Belirtileri Baş Gösterdi. Bu Sırada, Topluluktan Uzaklaşmak Ve Vaktinin çoğunu Düşünceye Dalmak Eğilimi Kendisine Hakim Olmaya Başlamıştı. Bu Amaçla, Mekke Yakınlarında Bulunan Hira Dağındaki Mağaraya Gider, Uzun Süre Orada Kalır, Vaktini Düşünmekle Geçirirdi. Kendisini En çok Düşündüren Toplumun Içinde Bulunduğu Maddi Ve Manevi çöküntüydü. Hz. Muhammed (s.a.v) 40 Yaşında Iken, Hira Dağında Kendisine Ilk Vahi Geldi. Bu Vahi, Allah Tarafından Cebrail Adlı Melek Aracılığı Ile Gönderilmişti Ve "ikra" Diye Başlayan Surenin Ilk Ayetleriydi. Bunun üzerine Büyük Bir Heyecan Içinde Titremeye Başlayan Hz. Muhammed (s.a.v) Evine Döndü Ve Eşi Hz. Hatice'den Kendisini örtmesini Istedi. Sükunet Bulduktan Sonra Yaşadığı Bu Olayı Eşine Anlattı Ve Vahyedilen Ayetleri Okudu. Hz. Hatice Hemen Peygamberliğine Inandı Ve Ilk Müslüman Oldu. Daha Sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali Ve Azat Ettiği Kölesi Zeyd'e Peygamberliğini Açıkladı. Hepsi Inanıp Müslüman Oldular.
Hz. Muhammed (s.a.v), Güvendiği Kimselere, Peygamber Olduğunu Gizliden Gizliye Anlatıyordu. üç Yıl Süren Bu Gizlilik Içinde Hiç Vahi Gelmedi.
--------------------------------------------------------------------------------
Yardımlaşma Ve Yardımlaşmanın önemi
A) Yardımlaşmanın önemi:
Genellikle Ifâde Edildiği Gibi Islâmiyet Bir Yardımlaşma Dinidir. Islâmiyetten önce De Sonra Da Hiç Bir Din Ve Fikir Sistemi Onun Kadar Bu Konuya Eğilmemiş Yardım Anlayışını Ve Bu Anlayışın Uygulanışını Bu Kadar Geniş Boyutlara Ulaştıramamıştır.
Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimiz Bu Gerçeği, Hayatımızın Her Anında Görüyoruz. Geçmişte Olduğu Gibi, şimdi De Hayatı Paylaşan Insanlar, Aynı Düzeyde Değillerdir, örneğin Zayıfı, Güçlüsü, Fakiri, Zengini,erkeği, Kadını Gibi. Böyle Insan Toplulukları Beraber Doğup, Beraber ölürler. Bu Beraberlik “hayat”ın Kaynağını Oluşturuyor.
Ancak Bu Farklı Insanlar, Yaşadıkları Süre Içinde Birbirlerine Ihtiyaç Duyarlar. Zenginler Bile Fakirlere Ihtiyaç Duyar. Hiç Bir Zengin Benim Kimseye Ihtiyacım Yoktur Diyemez. O Insan Servetini çalıştırdığı Insanların Gücü Ile Kazanır. Zira Kimi çalıştırıyorsa Ona Muhtaç Demektir.
Insanların Birbirlerine Muhtaç Olmaları, Aralarındaki Yardımlaşmaları Zorunluluğunu Ortaya çıkarır.yardımlaşma Toplum Halinde Yaşamanın Sonucudur.
Cenâb-ı Hakk: “iyilikte Ve Kötülükten Sakınmakta Birbirinizle Yardımlaşın, Günah Ve Düşmanlıkta Yardımlaşmayın.” Buyuruyor. Zekat Vermenin, Güzel Söz Söylemenin, Ve Daha Pek çok şeyin, Iyi Olarak Kabul Edersek, Yardımlaşmanın Sınırını Sonsuz Olduğunu Anlarız.
Yardımlaşmanın Konusunun Içinde, Maldan Sevgiye Kadar Herşey Verilebilir. Verme Işi Bazan Zekat Fitre Gibi Mecburi Olduğu Halde, Bazan Tamamen Isteğe Bağlıdır. Bu Vermenin Sınırı Yoktur.bu Yardımın Dışında, Müslümanlar Birbirlerine Sevgi Ile Bağlanma
Hinduizm
Hinduculuğun Islam Budacılık Ya Da Hıristiyanlık Gibi Belirli Bir Kurucusu Yoktur.hindistan Tarihiyle Birlikte Başlar. Hinduculuğun Ortodoksluğu Saptayan Belirli Bir Yetke De Yoktur.
Doğrulama Ilkesi Ve Din Dili
Doğrulama Ilkesine Göre Bir Hükmün Doğrulanması, Ya Tecrübenin Verileri Aracılığı Ile, Ya Da Totolojik Nitelikteki Hükümlerde Olduğu Gibi Bir Zihin Işlemi Sonucudur. Bu Düşünceye Göre Dini Hükümlerde Bu çerçevenin Içinde Değerlendirilmelidir.
Yanlışlama (k. Popper): Bir Hüküm, Hiçbirşeyi Inkar Etmiyor, Dışarıda Tutmuyorsa Doğruladığı Bir şey De Yok Demektir.
Mantıkçı Pozitivizmin Dine Karşı Tutumu Ne Lehtedir Ne De Aleyhtedir. Bu Konuyu Anlamsız Bulur. Mantıkçı Pozitivizme Karşı Yapılan Eleştiriler:
1 Mantıkçı Pozitivistlerin Işlediği En Büyük Hata Birçok Dini Hüküme Bilimsel önermelere Uygulanabilen Tahliller Uygulamış Olmalarıdır. Bunun Iki Nedeni Vardır Birincisi Filozofların Büyük Bir Kısmının Bilimden Felsefeye Geçiş Yapmaları, Ikincisi Ise Din Dilinin Ait Olduğu çerçevenin Dışına Taşırılmış Olmasıdır Ve öyle Kullanılmasıdır. (mantık Ve Bilim Açısından Bir Eleştiriye Tabi Tutulması) Tanrının Varlığı Günlük Dilde Kullanıldığı Anlamda Emprik Bir Konu Değildir.
2 Din Dilinin Geniş ölçüde Paradoksal Olduğu Görüşüne ( Tanrıyı Insanları Ve Onların Bütün Fiillerini Yaratan Bir Varlık Olarak Kabul Etmekle Insanın Sorumlu Olduğunu Söylemek Paradoksaldır) Karşı Yapılan Eleştiridir. Paradoksal Ifadeler çelişkili Veya Anlamsız Olmak Zorunda Değildir. Bir Paradoksu Tam Olarak Kavrayamayabiliriz, Ama Bu Anlatılmak Istenenin Doğru Olmadığı Anlamına Gelmez.
3 Dini Hükümlerin Büyük Bir Kısmını Ahlaki Hükümlere Geri Götürmek Yoluyla Doğrulamacı Tahlillerin Sebep Olduğu Güçlükler Yenilmeye çalışılmıştır.
Analitik Felsefede Din Dilinin Pratik Hayattaki Fonksiyonuna Bakılarak Yapılan çözümlemelere Konatif çözümlemeler Adı Verilir.
R.b. Braithwaite Dini Hükümlerin Gerek Bilimsel önermelerden, Gerekse Mantık Ve Matematiğin Hükümlerinden Farklı Olduğu Görüşünü Savunarak Dini Hükümlerin Tek Başına Dolayısıyla Ait Oldukları çerçeveden Soyutlanarak Anlaşılamayacağın
Her Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular - 1
1-soru :rabbimizkim?
Cevap:allah(cc)
2-soru :dinimiz Ne?
Cevap:islam
3-soru : Kitabımız Ne? …cevap:kur'an-1 Kerim
4-soru : Kıblemiz Neresi? ...cevap:kabe-i Maazzama
5-soru :kimin Kuluyuz.
...cevap:allah(cc) 'nun Kuluyuz.
6-soru : Siz Müslüman Mısınız?
...cevap:müslümanım Elhamdülillah.
7-soru :ne Zamandan Beri Müslümansınız? ...cevap: "galü Bela" Dan Beri Müslümanım.
8-soru :"galü Bela" Ne Demek?
...cevap:elestü Bi Rabbiküm Hitabının Cevabıdır, Yani Mevla Tea La "ben
Sizin Rabbiniz Değil Miyim?" Onlarda" Evet Rabbimizsin" Dediler.
Işte O Zamandan Beri Müslümanız Elhamdülillah.
9-soru :kimin Zürriyetindensiniz?
...cevap:hz. Adem (as )'ın Zürriyetindeniz.
10-soru :kimin Milletindensiniz?
….cevap:hz. Ibrahim( As) ın Milletindeniz.
Allah'a Sığınma Nasıl Olmalı
Allah’a Nasıl Sığınmamız Gerektiğini Kur’an’dan öğreniyoruz: “ne Zaman şeytandan Bir Kötü Düşünce Seni Dürterse (hemen) Allah’a Sığın. çünkü O Işitendir, Bilendir.” (7/a’raf, 200) Insan, Ne Zaman şeytanî Bir Tahrikle Karşılaşırsa, Hemen Allah’a Sığınmalıdır. O Kötülüğün Doğuracağı Cezadan Sakınarak Allah’ın Dinine Iltica Etmelidir. Allah’ın Nimetinin Büyüklüğünü, Azabının şiddetini Düşünerek Hayatında Kötülüğe Yer Vermemelidir. Allah’a Sığınış Budur. Allah, Gönülden Kendine Bağlananları Bilir. Kendisine Sığınmak Için Söylenen Her Sözü Işitir. Insanın Görüş Ufkunun Genişlemesi, Allah’a Teslimiyetle Olur.
Allah’a Gerçekten Sığınan Insanların Belirgin özellikleri, âyetlerde Açık Olarak Belirtilmiştir. Allah’a Sığınan Insan, O’nun Dininden Ve Hükümlerinden Habersiz, Cahil Olamaz. Kendisine Vesvese Dokunduğu Zaman Allah’ın Emir Ve Yasaklarını Hatırlar, Hemen Gerçeği Görür. Vesvese Karşısında Bilinçli Olarak Allah’ın Nizamına Sığınır. Allah’a Gerçekten Sığınan Insanın özelliklerinden Biri De, Allah’a Tam Bir Teslimiyetle Bağlanarak, Bildiği Ilahî Emri Her Durumda Kesin Olarak Uygulamasıdır.
Allah’a Sığınmayı Kabullenmeyen Insanların En Belirgin özelliği De Kibirliliktir. Büyüklenme Ve Cehaletle Birlikte, Diğer özellikler De Hased, Taassub, Gazab Ve Kindir.
Islam’ı Değiştirmek Ve Yok Etmek Isteyenlerin Her Türlü Fitne Ve Kötülüğünden, Allah’ın Ilahî Nizamına Sığınmak Gerektiğini “muavvizeteyn/koruyucu Sûreler” Adı Verilen “felak Ve Nâs” Surelerinden öğreniyoruz. “de Ki: ‘yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü Zaman Gecenin şerrinden, Düğümlere üfürüp Büyü Yapan üfürükçülerin şerrinden Ve Kıskandığı Vakit Kıskanç Kişinin şerrinden Sabahın Rabbine Sığınırım!” (113/felak, 1-5) “de Ki: ‘insanların Kalplerine Vesvese Sokan, (insan Allah’ı Andığında) Pusuya çekilen Cin Ve Insan şeytanının şerrinden Insanların Rabbine, Insanların Melikine (mutlak Sahibi Ve Hâkine), Insanların Ilâhına Sığınırım!” (114/nâs, 1-6)
şeytandan Allah’a Sığınmak, Allah’ın Adını Anmak, O’ndan Yardım Dilemek Demektir. Hayat, şeytanın Vesvesesine Karşı Uyanık Durmakla Islamî Bir Anlam Kazanır. Euzü Besmele Bir Hayat Görüşüdür. Dünyayı Ilahî Vahye Göre Yorumlamaktır
Hz. Abdülkadir Geylani (1078 - 1166)
Islâm Alimlerinin Ve Velilerinin Büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 Yılında Iran'ın Geylan şehrinde Doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i A'zam Gibi Lâkabları Vardır. Babası Ebu Salih Bin Musa Cengidost'tur. Hz. Hasanın Oğlu Hasan-ı Müsenna'nın Oğlu Abdullah'ın Soyundandır. Annesinin Ismi Fatıma, Lakabı ümm-ül-hayr Olup Seyyidedir. Bunun Için Abdülkadir Geylani, Hem Seyyid, Hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166'da Bağdatta Vefat Etti. Türbesi Bağdattadır. Onun Için şu Ibare Meşhur Olmuştur: "veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, Aşk Ile Doğdu, Kemal Ile ömür Sürdü Ve Kemal-i Aşk Ile Rabb'ine Vasıl Oldu."
Bir Gün Abdülkadir Geylani’ye, "bu Işe Başladığınızda, Bu Yola Adım Attığınızda, Temeli Ne üzerine Attınız? Hangi Ameli Esas Aldınız Da Böyle Yüksek Dereceye Ulaştınız?" Diye Sordular.
Buyurdu Ki: "temeli Sıdk Ve Doğruluk üzerine Attım. Asla Yalan Söylemedim. Yalanı Kağıda Bile Yazmadım Ve Hiç Yalan Düşünmedim. Içim Ile Dışımı Bir Yaptım. Bunun Için Işlerim Hep Rast Gitti. çocuk Iken Maksadım, Niyetim, Ilim öğrenmek, Onunla Amel Etmek, öğrendiklerime Göre Yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe Günü çift Sürmek Için Tarlaya Gittim Bir öküzün Kuyruğundan Tutunup, Arkasından Gidiyordum. Hayvan Dile Geldi Ve Dönüp Bana; "sen Bunun Için Yaratılmadın Ve Bununla Emrolunmadın" Dedi. Korktum, Geri Döndüm. Evimizin Damına çıktım. Gözüme, Hacılar Gözüktü. Arafat'ta Vakfeye Durmuşlardı. Anneme Gidip; "beni Allahü Teâlânın Yolunda Bulundur. Izin Ver, Bağdat'a Gidip Ilim öğreneyim. Salih Zatları Ve Evliyayı Bulup Ziyaret Edeyim" Dedim. Annem Sebebini Sordu, Gördüklerimi Anlattım. Ağladı, Kalkıp Babamdan Miras Kalan Seksen Altının Yarısını Kardeşime Ayırdı. Kalanını Bana Verip, Altınları Elbisemin Koltuğunun Altına Dikti. Gitmeme Izin Verip, Her Ne Olursa Olsun Doğruluk üzere Olmamı Söyleyip, Benden Söz Aldı. "haydi Allah Selamet Versin Oğlum. Allahü Teâlâ Için Ayrıldım. Artık Kıyamete Kadar Bir Daha Yüzünü Göremem" Dedi. Küçük Bir Kafile Ile Bağdat'a Gitmek üzere Yola çıktım. Hemedan'ı Geçince, Altmış Atlı Eşkıya çıka Geldi. Kafilemizi Bastılar. Kervanı Soydular. Içlerinden Biri Benim Yanıma Geldi. "ey Derviş! Senin De Bir şeyin Var Mı?" Diye Sordu. "kırk Altınım Var" Dedim. "nerededir?" Dedi. "koltuğumun Altında Dikili" Dedim. Alay Ediyorum Zannetti. Beni Bırakıp Gitti. Bir Başkası Geldi, O Da Sordu. Fakat, O Da Bırakıp Gitti. Ikisi Birden Reislerine Gidip, Bu Durumu Söylediler. Reisleri Beni çağırttı. Bir Yerde, Kafileden Aldıkları Malları Taksim Ediyorlardı. Yanına Gittim. "altının Var Mı?" Dedi. "kırk Altınım Var" Dedim. Elbisemin Koltuk Altını Sökmelerini Söyledi. Söküp, Altınları çıkardılar. "neden Bunu Söyledin?" Dediler. "annem, Ne Olursa Olsun Yalan Söylemememi Tembih Etti. Doğruluktan Ayrılmayacağıma Söz Verdim. Verdiğim Sözde Durmam Lazım" Dedim. Eşkıya Reisi, Ağlamaya Başladı Ve; "bu Kadar Senedir Ben, Beni Yaratıp, Yetiştiren Rabbime Verdiğim Sözü Bozuyorum" Dedi. Bu Pişmanlığından Sonra Tövbe Edip, Haydutluğu
Mezhep
Bir Din Içinde Anlayış Ayrılıklarından Ortaya çıkan Kollardan Her Biri. Islam Dünyasında Dinsel Ve Siyasal Mezheplerin Doğmasına Yol Açan Nedenler şöyle Sıralanır.
1) ırkçılık: Kuran, Insanlar Arasında Tanrı Saygısı Dışında Bir üstünlük Tanımadığı, Hz. Muhammed’de “ırkçılık Davası Güdenler Bizden Değildir” Dediği Halde Halife Hz. Osman Döneminde Kureyş Kabilesinin Iki Kolu Olan Emeviler Ile Haşimiler Arasında Kabilecilik çekişmeleri, Siyasal Anlaşmazlıklar Ortaya çıktı. Hamicilik Mezhebi Ile Daha Sonra, Iran Kökenli Müslümanlar Tarafından çeşitli Dinsel, Siyasal Mezheplerin Doğuşunda Da ırkçılığın Etkisi Büyük Oldu.
2) Halifelik Sorunu: Bu Temel Sorun, Müslümanların Bütününe Yakınının Sünnilik Ve şiilik Adlarıyla Iki Ana Mezhebe Ayrılmasının Başlıca Nedeni Oldu.
3) Eski Inançlar: Müslümanların Eski Büyük Dinlere Komşu Olmaları, Eski Inanç Ve Geleneklerinden Bazılarını Yaşatma Eğilimleri, Felsefenin Islam Dünyasına Girmesi Ve Insanın Güç, Akıl Ve Iradesinin Sınırı, Sorumluluğu, Tanrı Karşısındaki Durumu, Kur’an Ayetlerinin Yorumlanması Gibi Nedenlerle De Islam Dünyasının Itikat Alanında Değişik Görüşlerin Ortaya çıkmasına Ve Mezheplerin Doğmasına Yol Açtı.
Oruç Ve Ramazan Ile Ilgili Hadisler
Kim Yalan Söylemeyi, Yalanla Iş Yapmayı Bırakmazsa, Allah’ın Onun Yemesini, Içmesini Terk Etmesine Ihtiyacı Yoktur
Orucun Ve Ramazan Ayının Fazileti
Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu Anh) Anlatiyor: "resulullah (aleyhissalatu Vesselam) Buyurdular Ki: "ademoglunun Her Ameli Katlanir. (zira Cenab-i Hakk'in Bu Husustaki Sunneti Sudur Hayir Ameller En Az On Misliyle Yazilir, Bu Yediyuz Misline Kadar Cikar. Allah Teala Hazretleri (bir Hadis-i Kudside) Soyle Buyurmustur: "oruc Bu Kaideden Harictir. Cunku O Sirf Benim Icindir, Ben De Onu (diledigim Gibi) Mukafaatlandiracagim. Kulum Benim Icin Sehvetini, Yiyecegini Terketti."
"oruclu Icin Iki Sevinc Vardir: Biri, Orucu Actigi Zamanki Sevincidir; Digeri De Rabbine Kavustugu Zamanki Sevincidir. Oruclunun Agzindan Cikan Koku (haluf), Allah Indinde Misk Kokusundan Daha Hostur.''
Bir Rivayette De Soyle Buyrulmustur: "oruc Perdedir. Biriniz Birgun Oruc Tutacak Olursa Kotu Soz Sarfetmesin, Bagirip Cagirmasin. Birisi Kendisine Yakisiksiz Laf Edecek Veya Kavga Edecek Olursa "ben Orucluyum!'' Desin (ve Ona Bulasmasin).''buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Muslim,siyam 164 (1151); Muvatta, Siyam 58, (1, 310); Ebu Davud, Savm 25 (2363); Tirmizi, Savm 55, (764); Nesai, Siyam 41, (2, 160-161); ıbnu Mace, Siyam 1, (1638), Edeb 58, (3823).
Yine Ebu Hureyre (radiyallahu Anh) Anlatıyor: "resulullah (aleyhissalatu Vesselam) Buyurdular Ki: "kim Allah Teala Yolunda Bir Gun Oruc Tutsa, Allah Onunla Ates Arasına, Genisligi Sema Ile Arz Arasini Tutan Bir Hendek Kilar.'' Tirmizi, Cihad 3, (1624).
Ebu Umame (radiyallahu Anh) Anlatiyor: "ey Allah'ın Resulu Dedim, Bana Oyle Bir Amel Emret Ki (yaptigim Takdirde) Allah Beni Mukafaatlandirsin.'' "sana Dedi, Orucu Tavsiye Ederim, Zira Onun Bir Esi Yoktur.” Nesai, Siyam 43, (4, 165).
Sehl ıbnu Sa'd (radiyallahu Anh) Anlatiyor: "resulullah (aleyhissalatu Vesselam) Buyurdular Ki: "cennette Reyyan Denilen Bir Kapi Vardir. Oradan Sadece Oruclular Girer. Oruclular Girdiler Mi Artik Kapanir, Kimse Oradan Giremez." Buhari, Savm 4, Bed'u'l- Halk 9; Muslim, Siyam 166, (1152); Nesai, Siyam 43, (4, 168); Tirmizi, Savm 55, (765).
Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu Anh) Anlatiyor: "resulullah (aleyhissalatu Vesselam) Buyurdular Ki: "kim Bir Orucluya Iftar Ettirirse, Kendisine Onun Sevabi Kadar Sevap Yazilir
İslamın Eğitim Ve Öğretime Verdiği Önem
İSLAM VE EĞİTİM
İslam eğitim tarihini incelemeye başladığımızda ilk olarak eğitim mekanı olarak kullanılan mescitlerden söz etmek gerekmektedir. Öyle tahmin ediliyor ki mescitlerin kültür merkezi oluşundaki ana faktör islamın ilk dönemlerinde yeni dini hüküm ve anlayışını açıklayan dini bir tedrisat olmuştur. Daha İslamın ilk asırlarında mescidlerin vazife anlayışı çok geniş tutulmaktadır. Onu ibadet yeri,ilim müessesi, ordu karargahı ve elçilerin kabul edildiği bir mekan olarak kabul etmişlerdir.
Peygamber efendimiz döneminde beri camiler mescitler bir eğitim mekanı olarak kullanılmıştır. İslamiyet’in doğurduğu yeni ilim, bünyesi itibariyle camiye bağlı idi. Kur’an ezberlemek ve anlamak başta gelmekteydi. Ve buna hakiki bir Müslüman’ın ne şekilde davranması gerektiğini kat’i olarak tayih eden hadisler eklenmekteydi. Bu peygamberlerimizin ölümünden sonra da bu şekilde devam etmiştir. Talebelerden bazıları memleketleri dolaşarak hadis bilgilerini halka öğretti.
Bu faaliyet belli başlı islam merkezlerinden bir alim zümresi oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemli bir tedrisata yol açtı. Yeni ilimlerin, eskilere eklenmesine rağmen, cami başlıca tedris merkezi olmaya devam etti. Mesela I. Asırda Medine camiinde ilmiş bir meclisinden bahsedilmektedir. Yine Ömer Bin Abdülaziz tarafından Mısıra müftü olarak gönderilen yazıt b.Abihabib ilmi Mısıra tanıtan ilk zat olarak gösterilir. Arap dili tetkiklerinde camilerde hararetli bir eğitim konusu oldu. Zaten Arapların eskiden beri belagata olan ilgisi bilinmektedir. Mesela Mısırdaki Amr Camii zamanla bir tedris merkezi haline gelmiştir. Ta başlangıçtan itibaren asırlar boyunca camilerin birer tedris müessesesi olduğunu alimlerin camilerde yatıp,kalka bildiklerini ve ayrıca Fatımîler zamanında ,muhtemelen daha da önceleri alimlere evler tahsis edildiğini kat’i olarak söyleye biliriz. Özellikle Cuma namazları sonrasında toplanan halka dini ve dünyevi bilgiler verilmekteydi. Zamanla bilhassa kurulan devletlerin hükümet merkezlerinden islam dini yayıldıkça mescit sayısı da artmıştır. Mesela halife El-Mansur döneminde cami hocaların ve talebelerine dikkatini çeken birer kıble gah olmuştur. El-Mansur camiinde ulemalara hadisleri yazmaları için yerler tahsis edilmiştir. Yine şam camiinde öğrencilere dersler verilmekteydi. Bu cami garipler ve ilim taliblerinde geniş imkan sağlardı. Bu camide alimler ve talebeler için zaviyeler kuruldu ve bir vakıfa bağlandı. İmam şafi medresesi, mecidiye zaviyesi vb.. örnekolarak gösterilebilir. Burada tıp aruz astronomi vb.. üzerine dersler verilmekteydi.
Medreselerin temelini oluşturmuştur diyebileceğimiz mescidler zamanla yerini medreselere bırakmışlardır? Bunları maddelemek mümkündür:
1.Düşündüğümüzde bir ibadet yeri olan mescidler hem dini bir amaçla hem de ders veren bir kurum olarak daha ne kadar özelliğini koruyabilirdi?
2.Mescidlerde hocalarından ders alan talebelerin çıkardığı gürültü insanların namaz ve ibadetini gereği gibi eda etmelerini engelleyebilirdi.
3.Zamanla ilmin ilerlemesi, yeni ilim dallarının ortaya çıkması mescitlerde sadece dini eğitim verilemeyeceğini ortaya koydu.
4.Mescidlere eğitim amacıyla gelen ve hocalık yapan insanlara bir ücret ödenmiyordu. Bunlar orta halli insanlardı ve bir sanat dalıyla uğraşarak geçimlerini sağlıyorlardı. Bunlara belirli bir ücret temin edilmesi gerekliydi.
5.İslam aleminde sunilerle, Şiiler arasında bir çekişme vardı ki bu devletler arasındaki siyasi çekişmelerde bile önemli etkendi. Aynı zamanda eğitim alanında bu tür bir rekabet vardı.
Şimdi islam aleminde medreselerin doğuşuna bakalım.
1055 tarihinde Selçuklular Bağdat'a girmişler ve buda sunniliğin Şiiliğe karşı bir zaferi olarak kabul edilmiştir. Ve Selçuklu Büveyhilerin Şiiliği yaymak için kullandığı yolları tıkamanın en hayırlı yolunun da ilmi yaymak ve eğitime önem vermekten geçtiğine karar vermişlerdir.
Dârül-ilm adı verilen müesseseler Fatimi ülkelerinde Şiilerin propaganda merkezi olarak gelişirken, şarkta, aynı neviden Sünnî bir müessese olmak üzere, medrese meydana geldi. İşte medreseler bir anlamda da Sünniliğin Şiiliğe karşı savunulması amacıyla ortaya çıktı diyebiliriz.
Sünniliğin bilhassa şafi ve Hanefi mezheplerinin, kuvvetlenmesi ile, şarkta kuvvetli Sünni temayülü birçok tedris müesseseleri kuruldu. Sünnilik, şarkta 4.asırda başka mezhepler ile mücadeleye girmek zorunda kaldı.
Müslüman tarihçiler mendereselerin tarihini yazmakta güçlük çekmektedir. Medreselerin ortaya çıkışı Alparslan ve Melikşah'a vezirlik yapan NizamülMülk'e bağlansada El-Makrizi ve El-Suyûti, ondan önce medreseler bulunduğunu söylüyorlar. Fakat şu da kabul edilmelidir ki NizamülMülk'ün gayret ve heyecanı medrese için yeni bir gelişme devrinin başlangıcı olmuştur.
Fakat ondan önce tarihçileirn kaydettiği çeşitli medreseler vardır. Bilhassa camide de esaslı tedrisat yapılan Nişabur'da bu tür medreseler meydana geldi.
Burada meşhur 4 medrese olduğu bilinmektedir.
1.El-Bayhakiya Medresesi
2.Nişabur Valisi Nasr B.Sebüktegin tarafından kurulan medrese
3.Abu Sa'd İsmail Al-Astarabadi'nin kurduğu medrese
4.Ebu İshak El-İsfarani tarafından yaptırılan medrese
Bunlar kabul edilse de NizamülMülk İslam aleminde medreseler açısından bir dönüm noktasıdır. Onun kurduğu medrese tipi, yani talebeleri yedirip, içirip, barındıran mektep tipi ondan sonrada rağbet gördü ve birçok devlet tarafından örnek alındı. Eski camilerde de talebelerin yatıp kalktıkları odalar bulunduğuna göre, medrese ile cami(mescid) arasında pek fark yok denebilir. Ancak medreseler, özellikle talebelerin okuması, iskanı, eğitimi göz önünde tutularak yapılmıştır. Medrese(madrasa, madaris) bu vasfı ifade eder, bu ibranice ve aramice ile müşterek alan arapça "darasa" kökünden gelmektedir.
Son derece heybetli olan Nizamiye Medreseleri zamanla her köy, kasaba ve şehirde boy göstermiştir. NizamülMülk'den sonrada Medrese kurma faliyetleri duraklamadı. Medrese Irak'ta, Horasan'da, El-Cezire'de...vb, NizamülMülk devrinde veya ondan pek az bir zaman sonra gelişti. Sadece Nişabur'da, Bağdat'ta değil, Belh, Musul, heart ve Meru'da da medreseler kuruldu. Mesela Nureddin Zergi Şam'da medrese kuran ilk kişidir. V. asırda NizamülMülk'ün himmeti ile gelişen medreseler, şarkta daha uzun zaman devam etti. Şirazda ve İlhan'ın başlıca şehirlerinde de medreselerin mevcutları V. asırdan itibaren bu yarışa Irak ve Suriye'de katıldı. Medresler bilhassa Şam'da çok gelişti. Özellikle Eyyubiler zamanında Mısırda inşa edilen dikkat çeker.
NizamülMülk'den sonra, medrese kurmakta en çok şöhret kazanan şahsiyet Selahaddin olmuştur. Selahaddin bu şöhreti Suriye, Filistin ve Mısır gibi islam memleketlerinde inşa sahasında faaliyet göstermiş olmasından gelmektedir. Eyyubiler ve Memlükler döneminde de bu tür faaliyetler dikkat çeker. Kahine'de eski Fatımi sarayının zemini üzerinde, iki dizi halinde medreseler kurulmuştur. Anadoluda medreseler Selçuklular zamanından kalmadır. Konyada ki Sırçalı Medrese, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese örnek olarak gösterilebilir. İbn Batuta'da Anadolu'nun her tarafında hatta küçük kasabalarda bile bu eğitim-öğretim kurumlarına rastlandığını not almıştır.
Medreselerin kuruluşu tarihteki devletler için ne kadar önemliyse de burada eğitim veren müderrislerde o kadar önemlidir. Çünkü Müslümanlar talebenin ilmi tek başına kitaplardan öğrenmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Nitekim şu sözlerle bunu ispatlamaktadır;
"Belanın en büyüğü sayfaları hoca edinmektir."
"Üstadı olmayan kimsenin önderi şeytandır."
Bundan başka bilgiye bir eğitim tekniğinde ilave edilmesi gerekmektedir. Bilgi öğretimi tek başına bir silah olarak kullanılamaz. Ayrıca talebe ve hoca arasında bire bir eğitimle sevgi ve saygı bağı kurma imkanıda elde edilebilir. İbn Haldun’a göre öğretim birmeslek ve sanattır. Fakat terbiyenin ilk olarak bir öğrenci için aileden başladığı da o dönemin alimleri tarafından inkâr edilmemiş, aile ortamının bir çocuğu ilerdeki öğrenim farklı boyutlarda etkilediğini kabul etmişlerdir.
Öğretimin mescidlerde yapıldığı dönemlerde mescidin kapısı kendisini öğretmenlik yapma liyâkatına malik gören herkese açıktı. Fakat zamanla tam teşkilatlı ve kurumsal devletler ortaya çıkınca, hükümetler öğretime el atmış, öğretim müesseseleri bu hükümetler tarafından kurularak, buralara ücretli,müfredatı belli müderrisler tayin etmişlerdir. Öğretim kurumunda görevli olan hocalar gerek seviyelerine gerekse aldıkları ücretlere göre üç gruba ayrılmıştır.
1.Mekteb Muallimleri: Bunlar içinde kendini gerçekten öğretime adamayan insanlar yüzünden muallimler kötü bir nam salmıştır. İbn Abdun bunların sadece Kur’anı ezbere biliyor diye muallimler yapılmalarını kınamaktadır. Bunlarının çoğu cihad ve muharebeden kaçmak için bu mesleği seçmişlerdir. Ancak birkaçı yüzünden bütün muallimlerde kötülenemez. Fakat içlerinden bazıları muallimlerin itibarlarını öyle sarmışlardır ki zamanla onlar için “Sıbyan Muallimi” tabiri kullanılmıştır.
2.Müeddiblik: Devrin ilim, eden ve ahlakça mümtaz sayılacak şahsiyetlerinin yaptığı büyük ve önemli bir işti. Bu insanlar hükümdar çocuklarının eğitimi gibi önemli bir mevki kadar yükselebiliyorlardı. Yine daha öncesinde de halife ve ekâbir çocuklarının eğitimi ile ilgilenen insanlar için kullanılan bir terimdi.
3.Mescid ve Medrese Müderrisliği: Bu gruba dahil muallimler aşırı derecede takdir ve hürmet görmüşlerdir. Tarihte onların değerini düşüren ve itibarını sarsan bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Zaten Medrese eğitim kadrosunda Müderris (profesöre), Muid (Asistana), Mufidler (Doçentlere) denk tutuluyordu.
Mesela Nizamiye Medreseleri, yüksek seviye de öğretim yapan müesseselerdir. Bu bakımdan müderrisleri de daima devrin seçkin alimleri ve büyük üstatları arasından seçilirdi. Bu medreselerden icazetname alabilmek bir talebe için büyük bir onurdu. Medreselerde görevli olanların mali durumlarına bakarsak ki, bu medreseler vakıflara bağlı bulunuyordu, mekteb muallimlerinin zümre arasındaki düşük içtimai seviyelerinden dolayı mali durumları da iyi değildi. müeddibler ise vezir ve vüzera taifesinin kendilerine hizmet karşılığı sağladıkları varlık ve dirlikle refah bir hayat sürmüşlerdir. Medrese Müderrisleri ki hiç şüphesiz tantanalı bir hayat sürmüşlerdir. Yüksek bir mali seviyeye ulaşmışlardır. Zaten devlet büyükleri müderrisleri himaye altına almaktaydılar. Bahşişler ve arkası tükenmez insanlar sayesinde muallim ve müeddiblere göre daha debdebeli bir hayat yaşamışlardır.
Bu eğitici kadrosu ve bunun dışında medresede çalışan diğer personel bu kurum vakıflara medrese çalışan diğer personelle bu kurum vakıflara bağlı olarak süregelmiştir. Tabi ki bu medreselerde öğrenciler için kalacak yer vb.. kurulduğu için burada çalışacak insanlarda ihtiyaç duyulmuştur. Mesela odalara kandil temini için uğraşan ve sırf bununla ilgilenen görevliler bulunmaktaydı. Talebelerin kendilerini sadece ilme vermeleri için her türlü imkan sağlanıyordu. Zaten medreselerinde yanına mutlaka bir kütüphane kurulurdu.
Talebeler mezun oldukları icazetname yani diploma alıyorlardı. Fakat islamın ilk devirlerinde böyle bir tahsil diploması yoktu çünkü kurumsal anlamda işleyen bir eğitim-öğretim çarkı yoktu. Zamanla medreseler ortaya çıkınca eğitim ve öğretime hem hocalar hem talebeler için belirli kurallar getirildi. Aynı zamanda şu da söylenmeli ki İslam aleminde öğretim imkanı ve eğitimde fırsat eşitliği zengin olsun fakir olsun her öğrenciye sağlanmıştır.
Erkek öğrenciler için zengin olsun fakir olsun herkese öğretim eşitliği tanındığı gibi, kadın erkek ayrımı da yoktu. Müslüman kadınların bir çoğu fırsatını bulup değişik branşlarda derinlemesine bir kültür seviyesine ulaşmıştır. Bunlar içinde edebiyat, musiki vb.. sayılabileceği gibi dini konu ağırlıklı olarak da eğitim alanlar vardı. Peki islamda tahsil yolu kadınlara bu denli açık olduğu halde bayan talebe erkeğe göre azdı. Müslüman talebeler arasında uzun yolculuklara çıkmak, feyz alabilmek için büyük alimler izlemek birçok güçlüğe göğüs germek, çetin hayat şartlarına dayanabilmek talebenin derecesini artırırdı. Ancak bir kadın için bu güçlüklere katlanabilmek çok zordu. Yinede Eş-Şeyha Şühde, Zeyneb Binti, Rabiatül Adeviyye, Harun Reşid’in eşi Zübeyde gibi gerçekten ilim mertebesine yükselmiş kadınlarda vardı. Ortaçağ Avrupa’sıyla karşılaştırıldığımızda gerçekten islam dünyasında eğitim-öğretim alanında kadına tanınan fırsat eşitliği açıkça görülmektedir ki. Batıda o dönemde kadın her şeyden elini ayağını çekmiş, dünyaya kapalı olarak yaşayan ve II. Sınıf insan muamelesi gören kişi durumundaydı.
Şimdi de ilk İslam devletleri ve Atabeylikler döneminde eğitime bakış acısı nasıldı bunu görelim. Karahanlı ve Gazneli gibi Müslüman Türk devletlerinde atabey gibi bir unvan veya bununla ilgili olarak bir müessesenin varlığı hakkında bilgi yoktur. Selçuklularda da Atabey unvanını ilk kez vezir NizamülMülk almıştır. B. Selçuklunun yıkılışından sonra Atabeylik devam etmiştir. Irak Selçukluları, Musul Atabeyliği, Dımaşık Atabeyliği....vb. Bu müesseseyi devam ettiren diğer bir Türk Devleti de Anadolu Selçuklularıdır. Ak Koyunlular, Saf eviler, Eyyubi ve Memlükler dede bu müesseseye rastlamaktayız.
Mesela ilk Türk İslam devletlerinden Karahanlılar(840-1212) Doğu ve Batı Türkistan'da egemenlik kurmuş olan Karahanlılar aynı zamanda İslam dinini kabul eden ilk Türk Hanedanıdır. Daha çok Türk tarihinde kültür alanında bıraktıkları yapıtlarla anılırlar. Bunların başında Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lügat-ı Türk'ü gelmektedir. Bu eser Türk dillerinin bir ansiklopedisi görünümündedir. Yine Yusuf Has Hacib'in Kudatgu Biliğide önemli eserlerdendir. Türk dilinin bilinmeyen en eski yazılı yapıtları olan bu ürünler o dönemin Türk dünyasını tarih, coğrafya, toplumsal yapı, dil ve daha bir çok bakımdan aydınlatan bilgilerle doludur. Dünyada burslu öğrencilik sistemi ilk kez Karahanlılar Semer kant Medresesinde uygulanmıştır. Yine mimaride ilk İslami Türk yapıtlarını sergilerler.
Din ve Vicdan Özgürlüğünün Önemi
Din ve vicdan özgürlüğü kavramını dört temel kavramla birlikte düşünmek gerekimektedir diyen Prof.Dr. Saffet Köse bunları; �özgürce isteyenin istediğine inanması, inanılan değerlerin yaşanabilmesi ve bunu anlatabilmesi son olarak da aynı inanç ve değerleri paylaşan insanların bir arada yaşayabilmesi olarak açıkladı. Köse, Bu esasların tarihsel perspektifte İslami yönetimlerin başta olduğu ortamlarda gerçekleştirilebildiği bunun dışında Batı�da başka bir din değil başka bir mezhebe bile tahammülün olmadığını belirtti.
Din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili problemin Hristiyanlarla birlikte çıktığını dile getiren Saffet Köse, ortaçağda kilisenin mutlak bir otorite konumuna hızla yükselme arzusu ve devleti ele geçirme gayretleri nedeniyle bağnazlık ve tahammülsüzlük hat safhaya ulaşmıştır diyerek şunları söyledi: �Batı�da tek kral, tek devlet ve tek din anlayışı hakimdi. Bazı kaynaklar, Ortaçağda Kralların binlerce insanı kendi mezhebinden olmadığı için katlettiğini söylüyor. Hristiyanlıkta her mezhep mutlak hakikati temsil ettiğini iddia ediyor. Bunun içinde yüzyıllarca süren mezhep savaşları yaşanmıştır. Ortaçağda halk kralın dininden olmak zorunda idi. Bu yüzden şiddet eksik olmuyordu. Katoliklere göre; bir insan isteyerek veya zorla Hristiyan olmalıdır. Hristiyan Katolik olmak istemezse ruhunu kurtarmak adına öldürmek bile gerekir. Böylece Hristiyanlıkta şiddeti teşvik eden bir doktrin ortaya çıkmıştır.�
İslam dininde din ve vicdan özgürlüğünün garanti altına alındığını kaydeden Prof. Dr. Saffet Köse bunu �dinde zorlama yoktur� ayetinin açılımlarıyla birlikte tarihsel örneklerle açıkladı. Saffet Köse açıklamasını şöyle sürdürdü: �İslam toplumlarında gayri müslümlerin can ve malları garanti altına alınmıştır. Askerlik hizmeti yapmazlar ve devlete vergi verirler. Özellikle gayri müslümler İslam toplumlarında zengin kesimleri oluşturmaktadır. Bunun en önemli nedeni gayri müslümlerin rahatça ve özgür bir şekilde dinlerini yaşama ve ticaret yapma imkanlarını bulmalarıdır. Müslümanlıkta mezhep kavgaları dönemsel ve kısa bazı hadiselerin dışında olmamıştır. Bizdeki mezheplerin temel düşüncesi şudur. Biz, mutlak hakikati temsil etmiyoruz. Bunlar sadece bizim görüşümüzdür diyor bizim mezheplerimiz. Bizde o yüzden Batıdaki gibi uzun ve kanlı kavgalar olmamıştır.�
Batı dünyası nın 1500 yılı aşkın süren din savaşları sonucunda savaşmaktan yorulması dolayısıyla, içlerindeki farklı mezhep ve görüşleri kabul etmek zorunda kaldığını kaydeden Köse, BM Genel Kurulu'nun 16 Aralık 1966 tarihli din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sözleşmezi, AB�nin 28 Eylül 2000 - 7 Aralık 2000 tarihli bildirgesinde din ve vicdan özgürlüğünün yer alabildiğine dikkat çekti. Hristiyanlıkta din ve vicdan özgürlüğünün dinden kurtulmak şeklinde ortaya çıktığını belirten Saffet Köse, �batı kendi dininden özgürleşmek için, bilime ve hümanizme tutunuyor. Hümanizm, Tanrıyı devreden çıkartarak insanı merkeze alan bir anlayıştır. Batı bir yandan özgürleşmek adına kilise baskısından kaçarken diğer taraftan aşırı bir özgürleşme içine girmiştir. Yani dini aşırılık, peşinden özgürleşme aşırılığını doğurmuştur
Ahlak Kuralları İçeren Kuran Ayetleri
DOĞRUYU GÖRDÜKLERİNDE KESİN OLARAK UYGULARLAR
"Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın." (A'raf Suresi, 89)
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)
İNKARCILARDAN BAZILARI VİCDANLARI KABUL ETTİĞİ HALDE HAKKA UYMAZLAR
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Bunun üzerine kendi vicdanların a başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler. Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." (Enbiya Suresi,64-65)
Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz? (Al-i İmran Suresi,71)
MÜMİNLER VİCDANLARINA GÖRE DAVRANIRLAR
Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur. (Nisa, 110)
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi,135)
BÜTÜN İNSANLARDA VİCDAN MEKANİZMASI VARDIR
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 8-9)
MÜMİNLER NEFİSLERİNE TERS DÜŞSE DE VİCDANLARINA GÖRE HAREKET EDERLER
"Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiç bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler." (Yusuf Suresi, 38)
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. (İnsan Suresi, 8)
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
HATA İŞLEDİKLERİNDE VİCDANLARINA UYUP HEMEN TÖVBE EDERLER VE HATALARINDA ISRARLI DAVRANMAZLAR
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi,135)
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)
İNKARCILAR VİCDANLARINA GÖRE HAREKET ETMEDİKLERİ İÇİN KALPLERİ KATILAŞIR
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin masallarıdır" dedi. Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur. (Mütaffifin Suresi, 13-14)
Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (Hac Suresi, 46)
Nefis
NEFİS KÖTÜLÜKLE DOLUDUR
Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azabda ebedi kalacaklardır. (Maide Suresi, 80)
İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır. (Maide Suresi, 52)
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emreden-dir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53)
KISKANÇLIĞA VE BENCİL TUTKULARA ELVERİŞLİDİR
Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 128)
ASLINDA HER NEFİS KENDİNE BİR BASİRETTİR
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 14-15)
İNKAR EDENLER NEFİSLERİNDE BÜYÜKLÜĞE KAPILIRLAR
Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. (Furkan Suresi, 21)
KENDİ YANLIŞLARINI BİLİR, MAZERETLER ÖNE SÜRER
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 14-15)
NEFİSLER İNSANLARA BİR REHİNEDİR
Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir. (Müddessir Suresi, 38)
MÜMİNLER NEFİSLERİNİ ARINDIRIP TEMİZLERLER
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 7-9)
MÜMİNLER NEFİSLERİNİ HEVADAN VE BENCİL TUTKULARDAN SAKINDIRIRLAR
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir. (Nazi'at Suresi, 40-41)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Teğabun Suresi, 16)
MÜMİNLER AHİRETE KARŞILIK NEFİSLERİNİ SATIN ALIRLAR
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara Suresi, 207)
İNKAR EDENLER NEFİSLERİNE TERS DÜŞEN ŞEYLERİ YALANLARLAR
Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak) ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (Maide Suresi, 70)
İNKAR EDENLER NEFİSLERİNİ ÖRTÜP SARARLAR
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
İNKAR EDENLER NEFİSLERİNE UYUP HEVA VE HEVESLERİNi TERCİH EDERLER
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? (Furkan Suresi, 43)
Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14)
Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. (Muhammed Suresi, 16)
İNKAR EDEN KİŞİ ANCAK KENDİ NEFSİNE ZARAR VERİR
Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp-saptırırlar da şuuruna varmazlar. (Al-i İmran Suresi,69)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler. (Al-i İmran Suresi,117)
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler. (En'am Suresi, 26)
AHİRETTE NEFİS HERŞEYİN DOĞRUSUNU ÖĞRENECEKTİR
Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. "Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter." (İsra Suresi, 13-14)
Ve kabirlerin içi 'deşilip dışa atıldığı' zaman; (Artık her) Nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir. (İnfitar Suresi, 4-5)
Cehennem ateşi çılgınca kızıştırıldığı zaman, Cennet de yakınlaştırıldığı zaman, (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir. (Tekvir Suresi, 12-14)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi,30)
AHİRETTE NEFİS MAZERET ÖNE SÜREMEYECEKTİR
İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar. (Yunus Suresi, 30)
AHİRETTE İNKARCILAR, DÜNYADAYKEN KENDİ NEFİSLERİNE ZULMETTİKLERİNİ SÖYLERLER
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (A'raf Suresi, 23)
Acelecilik
Sual: Her işte acelecilik uygunsuz mu? Uygun olduğu durumlar var mı?
CEVAP
İnsanın fıtratında acelecilik vardır. Bu husus Kur'an-ı kerimde de bildiriliyor:
(İnsan aceleci [tabiatta] yaratılmıştır.) [Enbiya 37]
(İnsan pek acelecidir.) [İsra 11]
Acele işe şeytan karışır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.) [Tirmizi]
(Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.) [Beyheki] [Teenni, acelenin zıddıdır.]
O halde, işlerde acele etmemeli ve hemen karar vermemelidir! Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Nefsin istediği bir şey hatıra gelince şeytan, "Fırsatı kaçırma, hemen yap!" der. Onun için kalbe gelen şeyi yapmadan önce, bu işten Allahü teâlâ razı olur mu, sevap mıdır, günah mıdır diye düşünmelidir! Günah değil ise yapmalıdır! Böylece teenni edilmiş, yani acele edilmemiş olur.
Yalnız 5 yerde acele gerekir:
1- Misafir gelince yemek vermekte
2- Günah işleyince, hemen tevbe etmekte
3- Namazı vakti girince, hemen kılmakta
4- Çocuklara din bilgilerini ve namaz kılmayı öğrettikten sonra, büluğa erince dengi çıkınca, bunlar hemen evlendirilmelidir! Kızın küfvü [dengi] bulununca, hemen evlendirmelidir! Eşiat-ül-lemeat�daki hadis-i şerifte, (Ya Ali, üç şeyi geciktirme! Namazı vakti girince hemen kıl, cenaze namazını hemen kıl! Dul veya kızı, küfvü isteyince, hemen ver!) buyuruldu. O halde, namazını kılan, günahlardan sakınan ve nafakasını helalden kazanan biri bulununca, hemen onunla evlendirmeli! Eğer evlendirilmezse, fitneye sebep olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dinini, ahlakını beğendiğiniz bir kimse, kızınıza talip olursa, hemen evlendirin! Eğer evlendirmezseniz, fitne ve fesada sebep olursunuz.) [Tirmizi]
5- Defin işini de acele yapmalıdır!
İbadetleri ve hayırlı işleri yapmakta acele etmelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölmeden önce tevbe ediniz. Hayırlı işleri yapmaya mani çıkmadan önce acele ediniz. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız. Zekat ve sadaka vermekte acele ediniz. Böylece Rabbinizin rızıklarına ve yardımına kavuşunuz!) [İbni Mace]
(En akıllınız, ölümü çok hatırlayan, ahiret için azık toplamakta acele edendir. Ölümü çok hatırlayan dünya ve ahiret saadetine kavuşur.) [Taberani]
(Sadaka vermekte acele edin, çünkü bela sadakayı geçemez.) [Beyheki]
(Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz: Ölmeden önce hayatın kıymetini, hastalıktan önce sıhhatin kıymetini, dünyada ahireti kazanmanın kıymetini, ihtiyarlamadan gençliğin kıymetini, fakirlikten önce zenginliğin kıymetini.) [Hakim]
Zekatını vermeyen ve malını ahiret yolunda sarf etmeyen kimse, fakir olunca çok pişman olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Tesvif eden helak olur.) [Berika]
[Tesvif, hayırlı iş yapmayı sonraya bırakmaktır.]
İfrat ve Tefrit zararlı
Tembellik, bir işi geciktirmek, sonraya bırakmak nasıl kötü ise, acele etmek de kötüdür. Bunun biri ifrat, diğeri tefrittir. Dinimiz orta yolu, aşırılıklardan uzak olmayı emretmektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Aşırı giden helak olur.) [Müslim]
Bir kimse, müsrif olursa buna ifrat denebilir. Bir kimse de cimrilik ederse, buna da tefrit denebilir. Dinimiz, her iki aşırılığı da yasaklamıştır. Furkan suresinin 67. âyet-i kerimesinde, israf edenlerle cimrilik edenler kötülenmiş, ikisinin ortası olanlar övülmüştür.
Acele eden fütura düşer. Yani gevşeklik ve bezginlik hasıl olur. Hayırlı bir işin olması için acele eden, gecikince, bezginliğe, ümitsizliğe düşer. Dua eder, hemen duasının kabul olmasını ister. Duası gecikince duayı bırakır, maksudundan mahrum kalır. Acele edenin ihlası, takvası bozulabilir. Şüpheli şeylere, hatta haramlara dalabilir.
Namaz kılarken acele eden, tadil-i erkanı terk edebilir. Hızlı okurken tecvide uymayabilir, yanlış okuyabilir. Onun için ağırbaşlı olmalı, düşünerek hareket etmelidir. Salihlerin vasfı Kur'an-ı kerimde mealen şöyle bildiriliyor:
(Onlar Allah�a ve ahirete inanırlar, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde birbirleriyle yarış ederler. İşte bunlar salihlerdendir.) [A.İmran 114]
Böyle hayırlı işlerin haricinde acelecilik uygun değildir. Düşünerek hareket etmek ve hayırlı işlerde sebat göstermek gerekir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yavaş, yumuşak davranmak, Allah�ın kuluna verdiği büyük bir ihsandır. Aceleci olmak, şeytanın yoludur. Allahü teâlânın sevdiği şey, yumuşak ve ağırbaşlı olmaktır.) [E.Ya�la]
İftarda acele etmeli
İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısı ile her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.
Namaz borcu varsa acele kaza etmeli
Farz namazı özürsüz vaktinde kılmamak büyük günahtır. Acele kaza etmek gerekir. Zaruri işler haricinde kaza etmeyi geciktirmek de büyük günahtır. Nafile zaruri iş olmadığı için, nafile kılarak, terk edilen kazayı geciktirmek dört mezhepte de haramdır. [Nafileleri kılarken kazaya da niyet etmeli. Hem sünnet sevabı alınmış olur, hem de namaz borcu ödenmiş olur.] Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken terk etmek, 700 büyük günah işlemek gibidir. (Umdet-ül islâm)
Tevbe edilen günahlar affedilir
İnsan günahını ne kadar çok büyük görürse o kadar iyidir. Fakat günahı yüzünden Allahü teâlânın sonsuz rahmetinden ümit kesmek caiz değildir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: İşlediği günahı affımın yanında büyük görene gazaplanırım. Eğer acele etmek şanımdan olsaydı, acele ceza verseydim, rahmetimden ümit kesenlere acele ceza verirdim.) [Deylemi]
Allahü teâlâ, tevbe edilen günahları affeder. Tevbede acele etmeli.
Müstehap işlemek için sünnet terk edilmez
Cenaze olduğu zaman, Âyet-el kürsiyi ve tesbihleri okumayarak sünnet terk edilmektedir. Cenaze sebebiyle sünneti terk etmek uygun değildir. Cenaze namazını acele kılmak müstehaptır. Müstehap işlemek için sünnet terk edilmez. Cemaat çok olsun diye, cenaze namazını vakit namazlarından sonraya bırakmak mekruhtur. Cemaatın çok olması için, cenazeyi saatlerce bekletip, sonra acele ederek Âyet-el kürsiyi ve tesbihleri terk etmek pek yanlıştır. Özürsüz bir sünneti terk etmemeli, ortadan kaldırmamalıdır.
Şeytanla bir münazara
Şeytan, abid ve âlim Salih efendiye der ki:
- Salih efendi, ne kadar çok ibadet ediyorsun? Sanki Allah�ın ibadete ihtiyacı mı var?
- Evet, Allahü teâlâ, her ihtiyaçtan münezzehtir. Hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur. Ancak bizim ibadete ihtiyacımız vardır. Kur'an-ı kerimde mealen, (Salih amelin faydası, bunu yapanadır) buyuruluyor. (Fussilet 46)
- Salih efendi, çok ibadet etmek için acele ediyorsun. Acele işlerde hayır olmaz. İşlerini önce bir yoluna koy, bir rahata kavuş, ondan sonra bol bol ibadet edersin. Dünyanı kazanmadan ahiretini nasıl kazanacaksın?
- Ecel benim elimde değil... Sonra bugünün işini yarına bırakırsam, yarının işini ne zaman yaparım? Hadis-i şerifte, (Yarın yaparım diyenler, helak oldu) buyuruluyor. İbadetler vakitlidir. Her ibadeti zamanında yapmak gerekir.
- Evet Salih efendi, hayırlı işte acele etmek gerekir. Hayırlı iş olan ibadetleri acele yap ki kısa zamanda daha çok ibadet etmiş olursun.
- Cenab-ı Hak, çok ibadeti değil, ihlaslı ibadeti kabul eder. Hatasız yapılan az iş, hatalı yapılan çok işten hayırlıdır.
- Ne mutlu sana Salih efendi, demek az da olsa hatasız ibadet ediyorsun. Toplumda düzgün ibadet yapamayan çok kimse vardır. İbadetinle bunlara örnek olmak için onların göreceği yerlerde ibadet etsen, daha çok sevap kazanırsın. Örnek olmamakla emr-i marufu terk etmiş olursun.
- Allahü teâlânın beni görmesi kâfidir. İnsanların da görmesini istersem, ibadete riya karıştırmış olurum. Riya ile yapılan amel kabul olmaz.
Affedici olmak
Sual: Çok affediyorum, bu yüzden ahmak muamelesi gördüğüm de oluyor. Affedici olmak iyi bir şey midir?
CEVAP
Af, hak ettiği bir şeyi almayıp sahibine bağışlamak demektir. Allahü teâlâ affedicidir, affedenleri sever. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Affet, marufu emret ve cahillerden yüz çevir!) [Araf 199]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!) [İsfehani]
(Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.) [Müslim]
(Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere [Kendine bir şey vermeyenlere] ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.) [İ.Süyuti]
(Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.) [Ruzeyn]
(Musa aleyhisselam, "Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?" diye sordu. Allahü teâlâ da, "İntikam almaya gücü yeterken affedendir" buyurdu.) [Harâiti]
(Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.) [İ.Ahmed]
(Affedin ki affa kavuşasınız!) [İ.Ahmed]
Af taraftarı olmak daha iyidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ceza vermekteki hata, affetmekteki hatadan daha kötüdür.) [Hakim]
Sual: Haksızı affetmenin mahzuru olur mu?
CEVAP
Haksızı da affedenler, dünya ve ahirette saadete kavuşurlar.
Kendisini içkiden kurtaramayan bir müslüman, hizmetçisine dört dirhem verir. İçki almasını söyler. Hizmetçi giderken Mansur bin Ammarisimli bir zatın, bir fakire yardım topladığını görür. Mansur, (Bu fakire 4 dirhem verene 4 dua ederim) der. Hizmetçi, fakire 4 dirhemi verir. Mansur der ki:
- Hangi duayı etmemi istersin?
- Hizmetçilikten kurtulmak istiyorum.
- İkinci isteğini söyle!
- Fakire verdiğim dört dirhem benim değildi. Benden bunu isterler. Dört dirhem isterim.
- Üçüncü isteğin nedir?
- Efendimin tevbe edip içkiyi bırakmasını istiyorum.
- Dördüncü arzun nedir?
- Allahü teâlânın beni, efendimi, seni, kavmimizi affetmesini istiyorum.
Mansur bin Ammar,hepsi için gerekli duayı yapar. Hizmetçi evine gidince, efendisi, geç kalmasının sebebini sorar. Hizmetçi durumu anlatır. Efendisi sorar:
- Sen neler istedin?
- Hizmetçilikten, kölelikten kurtulmayı istedim.
- Peki seni azat ettim. Başka ne istedin?
- Dört dirhem istedim.
- Al şu dört dirhemi. Başka ne istedin?
- Tevbe edip içkiyi bırakmanı istedim.
- Tevbe ettim. Başka ne istedin?
- Allahü teâlânın hepimizi affetmesini istedim.
Efendisi duraklar, (İşte bu benim elimde değildir) der. O gece rüyasında, (Sen elinde olanı yaptın da, biz elimizde olanı yapmaz mıyız? Seni de, hizmetçini de, Mansuru da ve orada bulunan hepinizi affettik) denir.
Her müslüman da elinde olanı esirgememeli, daima affedici olmalıdır!
Sual: Tam kesin değilse de, suçlu birisini cezalandırmak mı, yoksa affetmek mi daha uygun olur?
CEVAP
Suç kesin olmadıkça cezalandırmak caiz olmaz. Af taraftarı olmak daha iyidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ceza vermekteki hata, affetmekteki hatadan daha kötüdür.) [Hâkim]
Dua Etmek ve Duaların Kabulü
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde pek çok kere, Allah’a gönülden teslim olan kullar olarak dua etmek ve Allah’ın yüceliğini ifade etmek emredilmiştir. Dua mana itibariyle çağırmak, seslenmek, istemek; yardım talep etmek gibi anlamlara gelmektedir. Dua kulun Allah’a olan bir yönelişidir. Dua kul üzerinde psikolojik manada bir rahatlama, huzur ve gönül tatmini doğurur. Duada Allah ile kul arasında bir vasıta yoktur. Kul, Yaratanına halini arz eder ve niyazda bulunur. Bu yüzden kul açısından dua etmek oldukça önemli bir ibadettir.
Bizim için gerçek manada neyin hayırlı olacağını sadece Allah bilmektedir. Bizim zahiren hayır gördüğümüz ve istediğimiz bir şey aslında hayırlı olmayabilir. Bu durum pek çok insanın başına gelmiş ve gelmekte olan bir husustur. Bu yüzden Allah bazen bizim için hayırlı olmayacak bir şeyi nasip etmediği gibi hayırlı olacak olsa da kulunu sabır imtihanına tutmak için de nasip etmeyebilir. Tüm bunlardan dolayı dua etmekte ve Allah’a gönülden bağlanmakta ısrarlı ve samimi olmak gerekmektedir. Olaya dua ettim ama kabul olmadı şeklinde yaklaşmak bir mümine yakışan tavır değildir. Her şeyde hayır aramak ve tatmin olmak en doğru olanıdır. Duanın samimiyet içerisinde ve ne söylendiğinin bilinerek yapılması amacına daha uygun olacaktır.
Allah kullarını bazen türlü imtihanlarla zorluk ve sıkıntılarla sınar. Bazen de insanlar bu dünya hayatında yapmış oldukları birtakım hataların bedelini öderler. Her ne durumda olunursa olunsun Allah’tan yardım dilemeyi ve Allah’a yönelmeyi hayatın temel prensibi edinmek gerekir. Kul Allah’a dayanır ve güvenirse ve gerçek dost olarak sadece Allah’ı bilirse mutlaka yardım görecektir. Ancak pek çok kişide görüldüğü gibi Allah’ı sadece zor zamanlarda hatırlamak ve çaresiz kalındığında O’na dua etmek yanlış bir tutumdur. Zorda ve çaresiz kaldığı anlarda Allah’a yakaran sonra sıkıntısı giderildiğinde tekrardan eski hayatına dönerek Allah’ı adeta unutan pek çok örnekle karşılaşırız. Bu gibi örnekler tekrardan çaresiz kalana kadar Allah’ı hiç düşünmez ve hatalardan uzak durmazlar. Oysa kulun Allah’a muhtaç olmadığı tek bir an dahi yoktur ki kul sadece ihtiyaç duyduğu zaman Allah’a yönelsin.
Dualar gönülden ve samimi bir biçimde yapıldığında Allah mutlaka en olumlu ve güzel bir biçimde cevap verecektir. Dualarda dünyevi maddi isteklerden çok hem bu dünya hayatında hem de ahirette hayırlı iman ve ihlâs sahibi kullardan olunmasının dilenmesi ve Allah’ın bize sunmuş olduğu sayısız nimet ve imkândan dolayı şükredilmesi daha uygun bir tutum olacaktır. İstenilen mal ve mülk şayet kişiyi bu dünya hayatında saptıracak ve azgınlık yapmasına sebep olacaksa böyle bir kişi için sahip olduğu ve olacağı malın şerden başka bir tarafı bulunmamaktadır. Kula düşen Allah’a gönülden bağlanarak dua etmektir. Neyin hayırlı olduğu ya da neyin nasip olacağı sadece Allah’ın bilgisindedir.
“Kullarım, beni sana soracak olurlarsa, gerçektende ben pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin çağrısına cevap veririm. Öyleyse onlarda bana cevap versinler ve bana inansınlar ki doğruya erişsinler.” Bakara Suresi Ayet 186
İslamiyette Birlikte Yaşama Kültürü
İçinde yaşadığımız dünyada insanlık olarak iki temel problem alanıyla karşı karşıyayız. Bunlardan birisi, dünya genelinde insanlığın geleceğini tehdit eden açlık, fakirlik, işsizlik, fırsat eşitsizliği, ahlaki çöküntü, inançsızlık, zulüm, yetersiz sağlık koşulları, eğitim ve hukuk alanında karşılaşılan sorunlar, baskıcı yönetimler, sivilleşememe, tarihî ve kültürel değerlerin yok edilmesi ve benzeri problemlerdir. En az bunlar kadar önemli olan ve bunlarla yakından ilişkili olan bir diğer problem alanı ise insanlar arasındaki diyalog, hoşgörü ve tolerans eksikliği, farklılıklara karşı tahammülsüzlük ve farklılıklarla barış içinde bir arada yaşama konusunda yaşanan sorunlardır. Bu sorunlar yalnızca bir yöreyi, bölgeyi ya da halkı değil küresel anlamda bütün insanları şu ya da bu şekilde ilgilendirmektedir.
Kimi araştırıcılara göre “halkı, kültürü ve toplumu etkileyecek olan dünya çapında geçerli değerler düzeni oluşturma süreci” olarak gözüken “yeni bir süper-etos durumu”[1] yansıtan, kimilerine göre ise basitçe, hem sosyo-kültürel yoğunluğun artmasını hem de hızla gelişen bilinçlilik ile “dünyanın sıkışması” halini ifade eden[2] küreselleşme sürecinde gittikçe sıkışan ve küçülen dünya içinde yaşamaktayız. Bu süreçte, insanları kuşatan toplumsal kaos, sosyal adaletsizlik, açlık, fakirlik, kötü beslenme, şiddet, suç, terör, yolsuzluk, eğitimsizlik ve inanç noksanlığı gibi sorunlar küresel olarak yalnızca bu sorunlardan muzdarip olanları değil, hemen her toplumu ilgilendiren hususlar olarak görülmekte ve bu sorunların üstesinden gelebilecek toplumlararası/uluslar arası kalıcı çözüm yolları aranmaktadır.
Gerek ulusal gerekse uluslar arası düzlemde atılacak sosyo-politik ve ekonomik adımların yanı sıra insanlığın sahip olduğu dinî, kültürel ve tarihî mirasın, insanlığı tehdit eden bu sorunların çözümüne yapacakları katkı oldukça önemlidir. Özellikle dinî geleneklerin, insanlığın karşı karşıya olduğu bu sorunlarla ilgili söyleyeceği çok sözü vardır. Zira inanç ve ibadet esasları yanında adalet ilkesinin vurgulanması, zulüm ve haksızlığa karşı çıkılması, insanın can, mal ve ırzının kutsal kabul edilmesi gibi hususlar, bilinen bütün inanç sistemlerinin özellikle de evrensel dinlerin temel öğretileri arasında yer almaktadır.
Dinin insana yönelik amacı, temelde iki ana noktada özetlenebilir. Bunlardan ilki, dinin insana kurtuluş ve hakikat sunmasıdır. Kurtuluş ve hakikati nasıl ifade ederse etsin, bütün dinler insanı kurtarma iddiasını taşırlar. Bu doğrultuda dinin inanç ve ibadet sistemi insana sunulan bir kurtuluş reçetesidir.
İkincisi ise, dinin insanın huzur ve mutluluğunu hedeflemesi ve insana mutluluk yolunu göstermesidir. Bu amaçla dinler, insanın mutluğunun vazgeçilmez değerleri olarak gördükleri adalet, doğruluk, dürüstlük, güven, itimat, yardımlaşma, kötülükten uzak durma ve sevgi gibi nitelikleri insan hayatında egemen kılmayı hedefler. Bu amaçları taşıyan farklı inanç sistemlerine inanan insanlar, insanlığın huzurunu ve geleceğini tehdit eden her türlü olumsuzluklar karşısında güç birliği etmek zorundadır. Çünkü biliyoruz ki bir kesimin kendi inanç ve ifade özgürlüklerini korumasının yolu ötekilerin hayat ve inanç alanlarına saygı göstermekten geçmektedir.
Kültürel ve tarihsel alanda insanlığın sahip olduğu zengin miras da insanlığa sunduğu zengin tecrübe birikimiyle sorunların üstesinden gelmede kullanılması gereken önemli bir unsurdur. Bu bağlamda ifade etmek gerekirse, dünya genelinde Anadolu’nun eşsiz bir yeri ve işlevi vardır. Anadolu, geçmişten günümüze binlerce yıllık tarihinde insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesle aktaran, adeta insanlığın kültür tarihiyle özdeş bir tarihî mirasa sahip olan bir bölgeyi ifade etmektedir.
Anadolu, üç alanda, (i) günümüze kadar taşıdığı zengin arkeolojik ve tarihî materyal ile, (ii) tarih boyu farklı inanç ve değerleri bir arada yaşatması ve koruması ile (iii) ve günümüzde farklı geleneklerin, anlayışların, yaşam biçimlerinin ve farklı inanç mensubu kişilerin bir arada barış ve huzur içinde yaşamaları ile sağlanan “farklılıklarla birlikte yaşama” kültürünün tesis edilmesine yaptığı eşsiz katkı ile geçmişten günümüze bir köprü işlevini üstlenmektedir.
Bir ucundan diğerine adeta açık bir hava müzesi görünümünde olan Anadolu, tarihin çeşitli dönemlerine ait sayısız arkeolojik materyali ve tarihî değeri insanlığa sunmaktadır. Bu kültürel mirasın yok olmadan ya da yok edilmeden günümüze kadar korunmuş olması tarih boyu Anadolu insanının özverili anlayış ve tavrının ürünüdür. Anadolu insanı, tarihî mirası yok etmek yerine korumayı tercih etmiş; önceki tarihî dönemlere ait yapı ve kalıntıları, kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden değerlendirmek suretiyle bunların işlevselliklerini sürdürme yoluna gitmiştir. Böylelikle doğusundan batısına Anadolu’da, çeşitli din ve geleneklere ait tapınaklar, yapılar, araç ve gereçler, bazen farklı bağlamda kullanılsa da varlıklarını günümüze kadar sürdürebilmiştir.
Antik dönemden günümüze Anadolu, Hitit ve Sümer uygarlıklarının, Roma ve Bizans döneminin, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin ve nihayet Cumhuriyet dönemi kültürel kazanımlarının yaşandığı bir yöre olmuştur. Bütün bu kültürel miras, biri diğerini tamamen yok etmeden, ancak birbirlerinin tecrübelerinden yararlanmak ve olumlu getirilerini devam ettirmek suretiyle günümüze kadar taşınmıştır. Bu yönüyle Anadolu yalnızca coğrafi olarak Asya’yı Avrupa’ya ya da doğuyu batıya bağlayan değil, geçmişi günümüzle buluşturan doğu düşüncesini batıyla tanıştıran bir anlam ifade etmektedir.
Anadolu başta İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere farklı din ve inanışları da tarih boyu bir arada yaşatan ve birçok inanç sistemine beşiklik eden yapısıyla dikkati çekmektedir. Yoğun göç ve ihtida hadiselerinin yaşandığı 10. ve 11. yüzyıllar sonrasında Anadolu halklarının hızla Müslüman olması dönemi sonrasında bile Anadolu’da öteden beri yaşamakta olan Hıristiyanlık, Yahudilik ve benzeri dinlere karşı asimilasyon ve yok etme politikaları izlenmemiş, aksine, örneğin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sonrasında yürürlüğe koyduğu uygulamalarında görüldüğü gibi, çoğunluğun inancının dışında olan farklı inanç sistemlerinin ve cemaatlerin korunması ve varlığını devam ettirmesinin uygun şartları oluşturulmaya çalışılmıştır. Anadolu’da inanç sistemlerine sağlanan bu özgürlük ortamı nedeniyledir ki yalnızca Anadolu’nun yerli halkları değil Anadolu dışında yaşayan ve kendisini baskı altında hisseden çeşitli dinî gruplar da tarihte zaman zaman topluca Anadolu’ya göç edip sığınmak durumunda olmuşlardır. 15. yüzyıl sonlarında başta İspanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinden göç ederek Anadolu’ya sığınan Yahudiler buna iyi bir örnek oluşturmaktadır.
Anadolu, bağrında barındırdığı farklı kimliklerin birbirleriyle barış ve hoşgörü ortamında bir arada yaşamaları açısından da dikkat çekici bir özellik arzetmektedir. Batı toplumları, genellikle sömürge dönemlerinin bir uzantısı olarak son birkaç yüzyılda çok kültürlülük tecrübesine sahip olmuş ise de, tarih boyu alışık oldukları yaşam biçiminin yerine çok kültürlülüğün getirdiği yeni durumlara adapte olmada ciddi sorunlar da yaşamıştır ve hâlâ yer yer bu sorunlar devam etmektedir. Oysa Anadolu, binlerce yıldır bağrında barındırdığı farklı kültürel ve dinî geleneklerle çok kültürlülüğü tarih boyunca tecrübe etmiş ve sorunsuz bir şekilde sürdürmüştür.
Şüphesiz Anadolu’daki bu tablonun oluşmasında İslam dininin insana ve barış içinde birlikte yaşamaya verdiği değer, müslümanlara kazandırdığı öz güven ve diğer din mensuplarına tanıdığı geniş özgürlük baskın bir paya sahiptir. Son yarım yüzyılda Ortadoğu’da barış adına dökülen kan ve gözyaşını, insan hakları adıyla hiçe sayılan insanlık onurlarını, terörün dinî zemine kaydırılması çabalarını gördükçe insanlık olarak Anadolu’nun sahip olduğu bu tecrübeye ayrı bir tahassür duymaktayız. Bu tecrübe çokca sözünü ettiğimiz fakat bir türlü fiiliyata dökemediğimiz yüksek insani değerlerin yaşanmış örneği olarak hayli anlamıdır. Bunun için de Anadolu’nun tarihî ve halihazır birikimi başkasını kendimize benzetmeye çalışmadan barış içinde birlikte yaşama, insana sırf insan olduğu için değer verebilme, farklılıkları zenginlik kaynağı ve iyilikte yarışma sebebi olarak görebilme anlayışının tesis edilmesinde dünya için iyi bir örnek olarak değerlendirilmelidir.
Zekâtın önemi
Islâmın Beş şartından Dördüncüsü Zekât Vermektir. Hicretin Ikinci Yılında Oruçtan önce Farz Olmuştur. Mal Ile Yapılan Ibadettir.
Zekât, Dini ölçülere Göre Zengin Olan Müslümanların Seneden Seneye Malının Ve Parasının Kırkta Birini Fakir Olan Müslümanlara Vermesidir. Zekât, Kur'an-ı Kerim'de Namaz Ile Birlikte Otuzyedi Yerde Geçmektedir. Zekâtın üzerinde Bu Kadar çok Durulması Onun Dinimizde Büyük önem Taşıdığını Göstermektedir.
Zekâtın Faydaları
Zekât, Kalbi Cimrilik Hastalığından, Malı Fakirin Hakkından Temizleyen, Zenginlerde şefkat Ve Merhamet Duygularını Geliştiren Bir Ibadettir. Zekât Sayesinde Fakirlerin Kalbindeki Haset Ve Kıskançlık Ortadan Kalkar. Kendilerine Yardım Eden Zenginlere Karşı Sevgi Ve Saygı Meydana Gelerek Toplumda Birlik Ve Kardeşlik Kuvvetlenmiş Olur.
Islâm Dini, Toplumun Dertlerini Tedâvi Eden, Ihtiyaçlarını Karşılayan Birçok Esaslar Getirmiştir. Allah'ın Emri Olan Zekât, Bir Sosyal Yardımlaşma Sistemidir. Zekât Malın Büyümesini Ve Bereketlenmesini Sağlar. Zekâtı Verilen Serveti, Yok Olmaktan, Kötü Insanların Zararından Allah Korur. Sevgili Peygamberimiz şöyle Buyuruyor: "mallarınızı Zekât Ile Koruyunuz."
Zekâtı Kimler Verir
Aşağıdaki şartları Taşıyan Kimseler Zekât Vermekle Mükellef Olur:
1) Müslüman Olmak,
2) Akıllı Olmak,
3) Erginlik çağına Gelmiş Olmak,
4) Hür Olmak,
5) Dinen Zengin (yani Aslî Ihtiyaçlarından Ve Borçlarından Başka "nisab" Miktarı Mala Veya Paraya Sahip) Olmak,
6) Zekâtı, Verilmesi Gereken Mal Veya Para:
A) Nisab Miktarına (yani 80.18 Gr. Altın Değerine) Ulaşmış Olmak,
B) Sahibinin Elinde Tam Bir Kamerî Yıl Kalmış Olmak,
C) Hakikaten Veya Hükmen Artıcı Nitelikte Olmak Gerekir,
Zekât Verilecek Kimseler şunlardır:
1) Fakirler: Dini ölçülere Göre Zengin Sayılmayan, Nisab Miktarı Malı Olmayan Kimselerdir.
2) Yoksullar: Hiçbir şeyi Olmayanlar.
3) Borçlular: Borcundan Fazla Nisab Miktarı Mala Sahip Olmayanlar.
4) Yolcu: Memleketinde Malı Olduğu Halde Yolda Parasız Kalan, Elinde Bir şey Bulunmayan Kimselerdir. (bunlara Memleketlerine Varacak Kadar Zekât Verilebilir.)
5) Allah Yolundakiler: Bunlar Cihad Veya Hac Için Yola çıkıp Parasız Kalanlar Ile Işini Gücünü Bırakıp Kendisini Ilme Vermiş Olan Kimselerdir.
Ebul Hasan Harkani [Fırlama Tim]
Ebul Hasan-ı Harkani hazretleri, Silsile-i aliyyenin altıncısıdır. Büyük İslam âlimi Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden istifade ederek yükselmişti. Zamanının kutbu idi.
Bir gün Dr. İbni Sina, Şeyh Ebul Hasan Harkani hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, ters birisi idi, adeta onu azarlayarak, ormana gittiğini söyledi. İbni Sina ormana giderken, Şeyhin, odun yüklü bir aslanla geldiğini gördü."Bu ne hâl?" diye sorunca, "Evimdeki kurdun sıkıntı yükünü taşıdığım için, bu kurt da bizim yükümüzü taşıyor" buyurdu.
Sultan Mahmud Gaznevi, bütün Asya'ya hâkim olduğu zamanda, Harkan şehrine yakın gelmişti. Birkaç adamını, Harkan'a Şeyhe göndermiş ve onu yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri, bir özür beyan ederek gitmedi. Durum, Sultana bildirilince, "Haydi kalkın, demek ki o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim" dedi. Sonra kendi elbisesini Kadı İyad'a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kadı İyad'ın yanında Şeyhin evine girdi. Sultan selam verince, Şeyh hazretleri selamını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Sultan, Şeyhe; "Niçin ayağa kalkmadınız?" diye sorunca, Şeyh, "Madem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım" dedi. Soruya o anda cevap vermedi.
Sultan Mahmud, Şeyhe; "Hocan Bayezid-i Bistami nasıl bir zat idi?" diye sordu. Şeyh: "O, öyle kâmil bir veli idi ki, onu görenler hidayete kavuşurdu" dedi. Sultan bu cevabı beğenmedi, "Ebu Cehil, Ebu Leheb gibiler, Fahr-i kâinat efendimizi çok defa gördüler. Fakat hidayete gelmediler?" dedi. Şeyh; "Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibiler, insanların en üstününü Allahü teâlânın sevgili Peygamberi olarak görmediler. Ebu Talib'in yetimi olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebu Bekri Sıddık gibi bakarak, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemale gelirlerdi" buyurdu. Sultan bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sultan Mahmud; "Bana nasihat ediniz" deyince Şeyh; "Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster" dedi. Sultan, Şeyhin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Şeyh, sultanın önüne arpadan yapılmış bir yufka koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Şeyh hazretleri; "Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alakamızı kestik. Şu altınları önümden alın" dedi. Sultan, paraları almak zorunda kaldı.
Sultan giderken, Şeyh ayağa kalktı. Sultan, "Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun, niye?" diye sordu. Şeyh hazretleri; "Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise derviş olarak gidiyorsun. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum" dedi.
Sultan, yaptığı bir gazada mağlup olmak üzere idi. Birden Şeyhin hırkasını eline alıp; "Ya İlahi! Şu hırkanın sahibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl" diye dua etti. Düşman tarafında bir toz duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde bir şey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmud, rüyasında Şeyhi gördü. Şeyh, Sultana; "Allahü teâlânın dergahında, büyüklerimizin yüzü suyu hürmetine zafer kazandın" buyurdu.
Kıymetli sözlerinden birkaçı şöyledir:
"Allahü teâlâ için yaptığın her şey ihlastır. Halk için yaptığın herşey de riyadır."
"Şu iki kişinin çıkardığı fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyaya düşkün âlim ve ilimsiz sofu."
"Eğer bir mümini ziyaret edersen, hasıl olan sevabı, yüz adet kabul edilmiş nafile hac sevabı ile değiştirmemen lazımdır. Çünkü bir mümini ziyaret için verilen sevap, fakirlere verilen yüz bin altın sadakanın sevabından daha fazladır. Bir mümin kardeşinizi ziyaret edince, Allahü teâlânın rahmetine kavuşursunuz."
"Bir mümin kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber efendimizle yaşamış gibi olur. Eğer incitirse, Allahü teâlâ onun o günkü ibadetini kabul etmez."
Ebu Bekr-i Sıddık [Fırlama Tim]
Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri Peygamberlerden sonra, insanların en üstünüdür.
Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hz. Âişe'nin babasıdır. Hz.Ebu Bekirin Resulullah efendimize fevkalade sadâkât ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü Ona karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur. Peygamber efendimiz de onu çok severdi.
Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilafeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-ahir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı, 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefat etti. Cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Seadete defnedildi.
Hz. Ebu Bekir, Resulullahın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medine'ye hicrette de devam etti. Ona mağara arkadaşı oldu. Mağara'da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine'ye varıncaya kadar Resulullahın bütün hizmetini O gördü. Medine'deki mescid yapılırken Onunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedakârlıktan geri kalmadı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.
Peygamber efendimizin; son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.
Hicri 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshab-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselamdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hz. Ebu Bekr-i Sıddık olmuştur.
Eshab-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslami ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz Onun hakkında "Göğsümdeki marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebu Bekir�in göğsüne akıttım" buyurmuştur, Böylece O, Muhammed aleyhisselamdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette Onun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde Onun veziri oldu. Bir meselede Eshab-ı kiram ile istişare ederken Hz. Ebu Bekir'i sağına, Hz. Ömer'i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi.
Resulullahtan çok feyizlere kavuşmuş, Kur'an-ı kerimin manasına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat Ondan almıştır. Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mana ve hakikatlerine hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshab-ı kiram ve Tabiinin âlimleri, birçok âyet-i kerimelerin tefsirini Ondan alıp bildirmişlerdir
Hz. Ebu Bekr-i Sıddık, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resulullahın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi Ona da verilmişti. Resulullahtan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden Odur. Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmak, Onun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır, insanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı Resulullahtan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilayet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hz. Ebu Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshab-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.
Hz. Ebu Bekir'in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların herbiri, Kur'an-ı kerimin, hadis-i şeriflerin ve Eshab-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden sonra olma saadetinin sahibi Hz. Ebu Bekir�dir. Çünkü dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malına dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şanını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Hz. Ebu Bekir�in diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imana gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır.
Resulullah insanları imana davet etti. Ebu Bekri Sıddık iman edenlerin birincisi oldu. Böylece imanda Onun ikincisi oldu. Sonra Hz. Ebu Bekir insanları Allah'a ve Resulüne imana çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resulullahın yanında idi. Bedir'de de Onun ikincisidir. Resulullah hastalanınca, Onun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Resulullahtan sonra Onun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep Ona en yakın olma delilleridir. Allahü teâlâ, Resulünün arkadaşı olarak, Hz. Ebu Bekir�i Kur'an-ı kerimde bilhassa bildiriyor ve, "O vakit Resulüm arkadaşına, mahzun olma diyordu"
Hz. Ebu Bekir'in ismi geçince, Hz. Ömer şöyle dedi:
"Ömrümdeki bütün amelimin Ebu Bekrin, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. Onun o mesut gecesi ki, Resulullah ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, "Allah için, ya Resulallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin" dedi ve içeri girdi, içeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda bir çok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Sonra Resulullaha, içeri girmesini söyledi. Resulullah içeri girdi ve mübarek başını Hz. Ebu Bekir'in kucağına koyup uyudu.�
Resulullah efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki:
buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazilet yönünden diğerlerinden üstündür.(Bize her nimeti veren ve iyilik eden kimseye karşılığını verdik. Ebu Bekrin iyilik ve ikramının karşılığını veremedik. Hak teâlâ kıyamette ona karşılığını verir. Ebu Bekrin malının fayda verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fayda vermedi. Eğer ben dost edinseydim, Ebu Bekri dost edinirdim. Lakin bilmiş olun, sizin sahibiniz, Allahü teâlânın dostudur.) [Mesabih]
Hz. Ömer buyurdu ki:
Ebu Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır ki, Allah Resulüne hepimizden daha sevgilidir.
Hz. Ebu Bekir, Resulullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Bir gün kızı Âişe-i Sıddıka validemiz bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında, Resulullahın ayrılığı böyle zayıflattı buyurdu.
Hz.Ebu Bekrin kıymetli nasihatlerinden:
"Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyanet olarak da, en önde yalan gelir."
�Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek."
"Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur."
"Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!"
Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara:
"Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara, ihtiyarlara dokunmayınız, meyve ağacı kesmeyiniz, mamur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecavüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz" diye emirler ve nasihatler verirdi.
Dinin Toplumdaki Önemi
a) Fert için de toplum için de en heyecanlı konuların başında hiç şüphe yok ki, din gelir. Çünkü din, insanın düşünce ve davranışlarını yönlendiren bir disiplindir.
İnsan sadece et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değil, ruh ve cisimden oluşan seçkin bir yaratıktır. Bu her iki yönünün de pek çok arzu ve istekleri vardır. İnsan ne bedenî ve ne de ruhî ihtiyaçlarını ihmal edemez. Bedenî ihtiyaçları ile ilgilenmemesi sağlığını yitirmesine, ruhî ihtiyaçlarını görmemezden gelmesi de üstün bir varlık olma özelliğini kaybetmesine sebep olur.
İnsan ruhunun sınırsız istekleri vardır. Bu isteklerinin dünyada karşılanması mümkün değildir. Ruhun ölümsüzlük isteği var, halbuki bütün canlılar için ölüm muhakkaktır. Bu, herkesin bildiği bir gerçektir. Ama ruhun bu isteğinin karşılandığı bir yer olmalıdır. Bu da ancak Allah'a ve ebedî hayata inanmakla mümkündür. İşte bunu bize öğreten dindir. O halde insanın gerçek mutluluğunu ancak din sağlar. İnançsız insanlar ölümden çok korkarlar, çünkü ölmekle yok olup gideceklerini sanırlar. Dindar insanlar ise ölümün bir yer değiştirme olduğunu ve ebedî hayata ancak bu yolla ulaşılacağına inanarak ölümü normal bir olay olarak karşılarlar.
Kur'an-ı Kerim, âhireti, dolayısıyla sonsuz hayatı inkar edenlerin kendilerini teselli etmek üzere söyledikleri sözleri şöyle hikaye eder:
"Dediler ki, hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder. Bu hususta onların hiç bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." 6
Fakat âyet-i kerimede ifade buyurulan onların bu sözleri, ruhlarının bu konudaki isteklerine ve gerçeklere aykırı düşüyor. Çünkü ruh bu sözlerle tatmin olmuyor, o, ebedi hayat istiyor.
b) İnsan hayatı yoğun bir mücadeleden ibarettir. Bu mücadelesinde insan bazan başarılı olamaz ve umduğunu elde edemez. Böyle bir durumla karşılaşan insan, kendi gücünün üstünde daha büyük bir gücün varlığına inanmazsa bunalıma düşer, hatta hayatına bile kıyar. Hayatta bunun pek çok örneğine rastlamaktayız. Ama sonsuz güç ve kuvvet sahibi yüce bir yaratıcıya inanmışsa, karşılaştığı engeller ve güçlükler karşısında ümidini yitirmez. İlahi kudretin büyüklüğünü ve ümitsizliğe düşmeyenlere daima yardım edeceğini düşünerek O'na sığınır ve kendini kaybetmez.
Bu itibarla günlük hayatımızda da en büyük dayanağın din olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
c) Din ahlâkî bir müessese olarak insanlara yön verir. Çünkü dindeki Allah inancı, insanın ölçülü olmasını, hiç kimseye haksızlık yapmamasını sağlar. Zira Allah, yerde ve göklerde olup biten her şeyi bilmekte, görmekte ve denetlemektedir. Değil olup biten şeyleri bilmek, gözlerin bakışındaki maksadı ve sinelerde saklananları da bilmekte ve bundan dolayı insanları bir gün hesaba çekeceğini bildirmektedir. Ona inanan böyle inanmaktadır. Onun bilgisi dışında insanlara hiçbir şey yapması sözkonusu değildir. Böyle bir Allah'a inanan kimse başkasına haksızlık yapar mı? Başkasının malına, ırzına ve canına kasteder mi? İnsanlar ve canlılara karşı merhametsiz davranır mı, eziyet eder mi? Elbette etmez.
O halde insanların yüksek ahlâklı ve fazilet sahibi olmalarını sağlayan Allah inancıdır. İstiklâl Marşımızın yazarı Merhum Mehmet Akif ne güzel söylemiştir:
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havf-ı yezdan'ın,
Ne irfanın kalır tesiri katiyyen ne vicdanın."
Evet, Allah inancı ve Allah korkusu gönüllerden silinmiş olursa, o gönüllere sahip insanların yapamayacağı hiçbir kötülük ve vahşilik yoktur. Bunun en yakın örneği Bosna Hersek'le Kosova'dır. Sırp canilerin buralarda kendi ırklarından olmayan insanlara karşı işledikleri cinayetler, sergiledikleri vahşet, tüyler ürpertici boyutlara ulaşmış, bütün dünyaya, "bunları yapanlar insan olamazlar" dedirtmiştir. Allah'a inanan ve bir gün O'nun yüce katında dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini düşünen bir insanın, günahsız insanlara karşı bu cinayetleri işlemesi düşünülemez.
İşte din fikri ve Allah inancı insanı ahlakan yükseltmekte ve ruh yönünden olgunlaştırmaktadır. Bu duygulara sinesinde yer vermeyen insanlar, güçleri yetip fırsat buldukça yapamayacakları hiçbir kötülük yoktur.
Hangi yönden bakılırsa bakılsın, din insan için bir ihtiyaçtır. İnançsızlık ise büyük bir felakettir. Allah korusun, inançtan yoksun olan kimse madde aleminin kendisini tehdit eden olayları karşısında bunalıma girer. Sonsuz hayata, ahiret hayatına inanmadığı ve hayatı sadece dünya hayatından ibaret saydığı için, bütün gayreti dünyanın geçici zevklerini yaşamak olur. Bunları elde etmek için ise hiçbir ölçü ve ahlâk kuralı tanımaz. Bir gün dünyanın geçici zevklerinden ayrılacağını ve yok olup gideceğini düşündükçe tedirginliği artar ve huzuru kaçar. Bir insan için en büyük felaket budur. Halbuki din, ölüm ötesinde daha mutlu ve sonsuz bir hayatı müjdelemekte ve ona ulaşmanın yollarını göstererek insana huzur ve güven bahşetmektedir.
d) Fert olarak din insana ne kadar gerekli ise toplum olarak da o kadar gereklidir.
İnsan doğuştan medenidir, toplum halinde yaşar. Hiç kimse yalnız başına bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz, birbirleriyle yardımlaşarak ve dayanışarak yaşarlar .
Birlikte yaşamak durumunda olan insanların birbirlerine karşı bir takım hak ve görevleri vardır. Bir insanın birlikte yaşadığı insanlara karşı saygılı olması görev ve hak anlayışına bağlıdır. Çünkü insan çoğu kez aşırı isteklerinin etkisinde kalarak kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünemez. Bunun için insanı başkalarına karşı olan görevlerini yerine getirmeye ve onları başkalarına karşı saygılı olmaya mecbur edecek bir etkene ihtiyaç vardır, o da dindir. Bunun için din, sadece ferdin hayatını değil, toplum hayatını da olumlu şekilde etkileyen bir kurumdur. Dindar olan kimselerden oluşan toplumda suç işleme oranı daima düşük olacaktır. Yapılan istatistikler bunu teyit etmektedir. Müslüman toplumlar için Ramazan ayını örnek verebiliriz. Bu ayda müslümanlar topyekün ibadete yönelirler ve suç işleme oranı bu toplumlarda hissedilecek derecede düşer. Bu husus ilgililer tarafından da ifade edilmiştir.
Dinine bağlı toplumlarda işçi-işveren münasebetleri en iyi seviyede bulunur. Çünkü işçi alacağı ücreti helâl etmek için işini gereği gibi yapar. İşveren de işçiye karşı olan yükümlülüklerini en iyi şekilde yerine getirir .
Kamu görevinin sözkonusu olduğu her yerde Devlet memurluğunda, ticarette, sanatta görev yapan dindar insan, üstlendiği göreve hıyanette bulunmaz, kimseye hile ve haksızlık yapmaz, haketmediği bir ücreti almak istemez. Böylece toplum fertleri birbirleriyle barış ve dayanışma içerisinde bulunur. Birbirlerine karşı sevgi ve saygıda kusur etmezler.
İşte böylece din, fert ve toplum hayatına huzur getirmiş olur.
Değerli mü'minler, din hakkında verdiğimiz bu özet genel bilgiden sonra biraz da dinler ve özetle İslâm dini hakkında bilgi vererek konuşmamızı tamamlayalım.
Hak din, Allah tarafından bir peygambere vahyedilen, o peygamber tarafından da insanlara duyurulan din -vahyedildiği şeklini korumuş olmak kaydiyle- hak dindir. Böyle olan tek din İslâm dinidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
"Allah katında din, İslâmdır"7 buyurulmuştur.
Muharref din, Allah tarafından bir peygambere vahyedilmiş olduğu halde asli şeklini koruyamamış olan dindir. Hıristiyanlık ve Yahudilik böyle muharref dinlerdendir.
Bâtıl din, hak din ve muharref dinlerin dışında kalan dinlerdir.
İslâm'dan önceki semavî dinler, yani Hıristiyanlık ve Yahudilik, esasta bir oldukları halde bunlar zamanla değişikliğe uğrayarak bozulmuşlar ve hak din olma özelliklerini kaybetmişlerdir. Bunun için de bu dinlere, değiştirilmiş anlamına muharref denilmektedir.
•Buna göre bugün yeryüzünde tek hak din İslâmiyettir. Bunun içindir ki Kur'an-ı Kerim'de:
"Kim İslâmiyetten başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden asla kabul edilmeyecek ve O, âhirette zarar edenlerden olacaktır."8 buyurulmuştur.
İslâm dini, hem son din ve hem de evrensel bir dindir. İslâm'dan başka bu nitelikte olan başka bir din yoktur. Çünkü peygamberimiz bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir.9
İslâm dini barış ve kardeşlik dinidir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de:
"Mü'minler ancak kardeştirler."10 İnsanları birbirine bağlayan kardeşlik bağından daha kuvvetli bir bağ yoktur. Nitekim Peygamberimiz ölümü ile sonuçlanan hastalığında yaptığı konuşmada şöyle demişti:
"Arkadaşlığına ve malına en çok minnet duyduğum insan Ebû Bekir'dir. Ümmetimden bir kimseyi bu dünyada dost edinmem gerekse hiç şüphe yok ki, bu dost, Ebû Bekir olurdu. Fakat İslâm bağı hepimizi kardeş yapmıştır."11
İslâm'ın getirdiği kardeşliğin en mükemmelini ilk müslümanlarda görüyoruz. Medine'de Evs ve Hazreç diye iki kabile vardı. Bunlar uzun yıllar bir birleriyle savaşmışlardı. İslâmiyet gelince bu iki kabileyi barıştırdı, kardeş olduklarını bildirdi. Onlar da silahlarını bırakarak İslâm'ın aydınlığında kardeş oldular ve bundan sonra barış içinde yaşadılar.
Elhamdülillah, bizler müslümanız. Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin uyarılarına kulak vermeli ve ilk müslümanları örnek almalıyız. Birbirimize kardeşçe davranarak birlik, barış ve dayanışma içerisinde bulunmalıyız. Dinimiz bize bunu emretmektedir. Bundan düşmanlarımız üzülecek ve dostlarımız sevinecektir. Her şeyden evvel, emrini yerine getireceğimiz için Cenab-ı Hak bizden razı olacaktır, bundan daha büyük mutluluk olur mu?
Hepinize dünya ve âhiret mutluluğu dileyerek konuşmamı bitiriyorum. Cenâb-ı Hak bizlere, razı olacağı davranışları nasip etsin. Amîn.
ALINTIDIR
İmam-ı Eşari
Ehl-i sünnetin iki itikad imamından biridir. İsmi, Ali bin İsmail�dir. Künyesi, Ebu'l-Hasen'dir. 260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra'da doğdu. 324 veya 330 (m. 941) da Bağdat'ta vefat etti. Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristana defnedildi. Soyu, Eshab-ı kiramdan büyük bir sahabeye dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Sâlim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebi Bürde bin Ebu Müsel-Eşari'dir.
İmam-ı Eşari, üvey babası ile mutezile kelamcılarından olan Ebu Ali Cübbai'nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar mutezile fırkasında bulundu. Bu fırkanın meşhurlarından oldu. 40 yaşından sonra, Ramazan-ı şerifte gördüğü rüyada Peygamber efendimizin emri üzerine, bu bozuk yoldan dönüp, ehli sünnet itikadına girdi.
Bu rüyasından sonra onbeş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii'ne gidip, kürsüye çıktı. O sırada mutezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen imam-ı Eşari, kürsüden cemaate şöyle hitap edip: "Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda Allahü teâlâdan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teâlâ beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mutezile yoluna ait itikadlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum" diyerek, Ehl-i sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti.
Önceden mutezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı, ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı
Ebu'l-Haseni Eşari hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, mutezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan mutezile yolu mensupları, imam-ı Eşari hazretleri tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan mutezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbai ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eşari hazretlerinin karşısında cevap vermekten aciz kaldı.
Ebu Sehl Sulûki şöyle anlatır:
"Basra'da bir mecliste Ebu'l-Hasen Eşari ile mutezililer arasında çetin bir münazara oldu. Mutezililer çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, mutezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat imam-ı Eşari'ye, "Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as" dedi.
İmam-ı Eşari hazretleri; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Saci'den, Ebu Halife el-Cumhi, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yaküb el-Mukri, Abdurrahman bin Halef ed-Dabi'den öğrenmiştir.
Bağdat�ta Cami-i Mensür'da Cum'a günleri Ebu İshak Mervezi'nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezi'ye kelam ilmini öğretmiştir.
İmam-ı Eşari hazretleri tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferani şöyle demiştir: "Benim ilmim, Şeyh Ebu'l-Hasen Bahili'nin ilmi yanında, deniz yanında bir damla gibidir. Ebu'l-Hasen Bahili'nin de, (benim ilmim, Ebu'l-Hasen Eşari'nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir) dediğini işittim."
İmam-ı Eşari, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbai, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı.
İmam-ı Eşari hazretlerinin zamanı, mutezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbaya baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, mutezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada imam-ı Eşari ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşari ayrıca, mutezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: "Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?"
Ebu Abdullah ibni Hafif şöyle anlatmıştır:
"Gençliğimde, imam-ı Eşari hazretlerini görmek için Basra'ya gitmiştim. Basra'ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, "Ebu'l- Hasen Eşari hazretlerinin evi nerededir?" dedim. "Onu niçin arıyorsun?" dedi. "Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum" dedim. Bana, "Yarın erkenden buraya gel" dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra'nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü, içeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mutezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir mutezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu.
Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine "Bu zat kimdir?" dedim. "Ebu'l-Hasen Eşari'dir" dedi. İmam-ı Eşari evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, İmam-ı Eşari'yi ve hizmetini nasıl buldun?" buyurdu. "Fevkalade" dedim.
Sonra, "Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?" dedim.
�Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü teâlânın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isnat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz� buyurdu."
İmam-ı Eşari; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebu'l-Hasen Bahili, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazi, Hafız Ebu Bekr Cürcani el-ismaili, Şeyh Ebu Muhammed Taberi el-Iraki, Zahir bin Ahmed Serahsi, Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, Dimyani.
Bunlardan Ebu Abdullah Tai, imam-ı Ebu Bekr Bakıllani'nin hocasıdır. Ebu'l Hasen Bahili de Ebu İshak isferani'nin ve hocası olan Ebu Bekr Fürek'in hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, Ebu'l-Hasen Eşari hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmi mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i sünnet itikadına girdi, imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikadı Basra'da yaydı, ibni Hafif ise, İmam-ı Eşari'nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyin) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur.
Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyani ile İbni Hafif, İmam-ı Eşari'nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, uzun müddet imam-ı Eşari'nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sirafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgilerini memleketinde yaymıştır.
Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası imam-ı Eşari'den öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan'da yaydı. Böylece imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicri 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran'da yayıldı. Selçuklu devleti hükümdarlarının resmi mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahüddin Eyyübi Mısır'ı fethedince, orada da yayıldı.
Eserleri:
İmam-ı Eşari hazretlerinin eserleri, beş grupta toplanır:
1. Kırk yaşından önce mutezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir.
2. Felsefecilere, yahudi, hıristiyan ve mecusilere yazdığı reddiyeler.
3. Hariciye, mutezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.
4. Makalatlar
5. Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.
İmam-ı Eşari hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları ibni Asakir "Tebyin" isimli eserinde, ibni Fürek'den nakledip, isimlerini yazmıştır, ibni Fûrek ise, "Ebu'l-Hasen el-Eşari, el-Umed (veya el-Gamed) adlı kitabında, kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üçyüzyirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üçyüzyirmidört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır" demektedir, İbni Fürek ayrıca, Ebu'l-Hasen el-Eşari'nin el-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerden başka kitaplarını da bildirmektedir.
"El-Umed" adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları:
1) Kitab-ül-F'usül: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehriler, zamanın ve âlemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; brehmenler, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir.
2) Mücez: On iki kitaptan ibarettir.
3) Halk-ül-efal
4) İstitaa hakkındaki kitap
5) Sıfatlar hakkındaki kitap
6) El-Luma fi'r-reddi ala ehli'z-zeygi ve'l bida': Kur'an-ı kerim, Allahü teâlânın iradesi, Allahü teâlânın görülmesi, kader, istitaa, va'd ve va'id ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır, İmam-ı Eşari hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce�ye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa ederek, Joselp Heli tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.
7) Risalet-ül-iman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir.
8) Kitab-ul-Funün: Mulhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.
9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.
10) Dehrilerin (dinsizlerin) Ehli tevhide karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap.
11) El-Cevher fi'r-Reddi ala ehli'z-Zeygi vel-Münker.
12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Lübbai'nin suallerine verilen cevaplar.
13) Mekalat-ül-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde ibni Kays ed-Dehri'nin bazı şüpheleri, Aristo�nun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır.
14) Cevab-ül-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.
El-Umed'de bildirilenlerden başka, ibni Fürek'in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:
1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser.
2) Mantıkçılara dair yazılan eser.
3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.
4) Delail-ün-nübüvve hakkındaki kitap.
İmam-ı Eşari'nin ayrıca: Risale ketebbiha ila ehli's-sagr bi bab-ül-ebvab
Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur:
adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bitiştiği yerde bab-ül-ebvab (Demirkapı yahud Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerini geniş olarak anlatmaktadır.Makalat-ül-islamiyyin: Bu eserinde itikadi fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur.
El-ibane an usül-üd-diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir.
Kavl-ül-cumlat, Eshab-ül-hadis ve Ehlüs-Sünne fi'l-itikad
(basılmamıştır.)Risalet-ül-istihsan el-Havdu fi ilm-il-kelam, basılmıştır, ingilizce tercümesi vardır.
İzah-ül-Bürhan et-Tebyin ala usülid-din
Kitab-ül-ulüm
Tefsir-ül Kur'an- eş-Şerh vet-tafsil.
Doğru yolun temel bilgileri
İmam-ı Eşari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için yazdığı "Risaletün ila ehli's-sagr" (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:
Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bid�atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat'i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid�atlere dalıp, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.
Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına davet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet bâtıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı.
Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu.
Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allahü teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam'da (Bağdad'da) mektubunuzu aldım. Allahü teâlânın nimetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı.
Allahü teâlâya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini artırması için Allahü teâlâya yalvardım. Duaları kabul eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır.
Allahü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz.
Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz.
Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahü teâlâya hamd ettim.
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz.
Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid�at sahiplerinin düştüğü, Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.
Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehli bid�atin ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer'i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahü teâlâdan yardım dileyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allahü teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.
Allahü teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur:
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil'i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü teâlâya davet ediyorlardı.
Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, bir çok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı.
Bir kısmı, brehmen idi. Bunlar, Allahü teâlânın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı.
Bir kısmı, dehri idi. Bunlar da, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı.
Bir kısmı, mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı.
Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü teâlânın varlığı ve birliği inancına davet etti.
Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mucizelerle ispat etti. Sonra Allahü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allahü teâlânın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahü teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücut yapınıza kadar bir çok alametler vardır (ki, hep Allahü teâlânın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler Hâlâ görmeyecek misiniz" buyurdu. (Zariyat 20-21)
Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu âyet-i kerime ile işaret buyuruldu:
"Andolsun ki, Biz insanı (Âdem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şanı ne kadar yücedir." (Müminun 12-13-14)
Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir.
İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:
1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır.
2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir.
3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder.
4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır.
5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır.
6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır.
7- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a'zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır.
Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.
Sonra Allahü teâlâ mealen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah�ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır" âyet-i kerimesiyle [Al-i imran 190] bu hususu (Allahü teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Allahü teâlânın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu.
Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir.
Gündüz ise, mahlukatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı.
Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatları için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.
Böyle yapmakla, Allahü teâlâ mahlukatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlukatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.
Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); Allahü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teâlâ koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır) âyet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. (Fatır 41)
Bu âyet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allahü teâlâ mealen "Arzda birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır" buyurdu. (Rad 4)
Daha sonra Allahü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Allahü teâlâ işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, "Eğer yer ile gökte, Allah�tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu" âyet-i kerimesi ile bildirdi. (Enbiya 22)
Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen "(Ey Resulüm) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir" buyurdu. (Yasin 79)
Sonra bunu onlara: Mealen "O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz" âyet-i kerimesi ile beyan eyledi. (Yasin 80)
Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)
Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, "Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" kavli ile beyan etti. (Saffat 95)
Sonra mealen "Sizi de, yaptıklarınızı da Allahü teâlâ yarattı" buyurdu. (Saffat 96)
Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allahü teâlânın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layığım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.
Allahü teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam suresi 91. âyet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; "Yahudiler, Allahü teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: "Allah hiçbir insana bir şey indirmedi" dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur'an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar."
Nisa suresi 165. âyet-i kerimesinde ise mealen: "(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette "Bizi imana çağıran olmadı" diye Allahü teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın" buyuruldu.
Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi.
Allahü teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mucize olarak Kur'an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur'an-ı kerimin Allahü teâlânın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hz. Muhammed'in sözüdür, diyorlardı. Allahü teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur'an-ı kerimin on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.
Hz. Musa da Firavun'un sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Musa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü teâlânın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hz. Musa'ya iman ettiler.)
Hz. İsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahü teâlânın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)
Resulullah da, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kur'an-ı kerimin edebi yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı.
İşte Resulullah efendimiz, yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar.
Allahü teâlânın Resulullaha verdiği mucizelerden bazısı şöyledir:
Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran suyla, hayvanları ve sahiplerini kanana kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanlar kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi.
Allahü teâlâ gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey Onun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiç bir şey ondan gizli kalamaz.
Kıyamet günü müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen: �Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzleri) Rablerine bakar� buyurmaktadır. (Kıyamet 22-23)
Resulullah da:
"Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz" buyurmaktadır.
Allahü teâlâ yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır, istediğini hidayetiyle doğru yola iletir, istediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. Onun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar.
Allahü teâlâ mahlukatını iki kısma ayırdı. Cennete gidecekleri, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Cehenneme gideceklerin isimlerini de yazdı. Resulullah efendimizle Hz. Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hz. Ömer Peygamber efendimize "Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş mi, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş mi?" diye sorunca, Resulullah efendimiz: "[Allahü teâlâ ezeli ilmi ile kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bildiği için] Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?" diye sorunca Peygamber efendimiz: "İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur" buyurdu.
[İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz�da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.
Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.
İşte Allahü teâlânın da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.]
Allahü teâlâya ve Peygamber efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler.
Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahü teâlâ mealen: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın" Maide suresi, 6. âyet-i kerimesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye'nin [ve vehhabilerin] dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ, mealen "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya) koşunuz. Alış-verişi bırakın" buyurdu. (Cum'a 9)
Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zaman da günahkârları da içerisine almaktadır.
Küfrü gerektiren bid�at ve işlerden başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında Cehennemliktir diye hükmedilemez. Allah�ın ve Resulünün Cennetle müjdelediklerinden başka hiçbir müslüman için isim vererek Cennetliktir denilemez.
Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Muhakkak ki, Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder)" âyet-i kerimesi ile delalet ediyor. (Nisa 6)
Çünkü, Allahü teâlâ kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz: "Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete, yahut Cehenneme koymayınız" buyurdu.
İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teâlâ bu hususa mealen, "Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan katip melekler var" âyet-i kerimesi ile delalet buyurdu. (İnfitar 10-11)
Kabir azabı haktır, insanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek.
Kabirde sual sorulacak, Allahü teâlâ dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahü teâlânın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler) ikinci surun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Allahü teâlâ insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allahü teâlâya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allahü teâlâ insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir.
Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür, insanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. [Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir. Mesela, (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Halbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S.Ebediyye)]
Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse, Cehennemde günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkacaktır.
Resulullahın şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır.
Ümmetinden bir kavmi yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücudu hiç azap görmemiş gibi terü taze olacak. Kıyamet gününde Resulullahın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamıyacaktır.Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar.
Resulullahın mirac gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir.
Deccal'e, İsa aleyhisselamın inerek Deccal'i öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbet-ül-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamberden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır.
Peygamber efendimizin, gerek Allahü teâlânın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilmi ilahiyeye havale etmek vaciptir.
Müminlerin üzerine, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler.
Peygamber efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı kiramın zamanıdır (asrıdır) Sonra Tabiin ve Tebe-i tabiin asırlarıdır.
Eshab-ı kiramın en üstünü, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabi). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halifedir. [Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radıyallahü teâlâ anhüm)] Bunların halifelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler).
Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamberimizin da'vet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiinden üstündür.
Eshab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsni zan etmelidir.
[Eshab-ı kiram arasında olan muharebeleri iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıklar, nefsin arzuları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden dolayı değildi. Çünkü, bütün bunlar, nefs-i emmarenin kötülükleridir. Eshab-ı kiramın nefsleri ise, insanların en iyisinin (aleyhisselam) sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu.
Şu kadar var ki, Emir'in yani Hz. Ali'nin halifeliği zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılan hata etti. Fakat ictihad hatası olduğundan bir şey denemez. Nerde kaldı ki, fasık denilsin, ictihad hatası, fısk, günah değildir. Hatta ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü, ictihadda hata edene de bir sevap vardır. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Hepsi adil idi.
Herbirinin verdiği haber makbul idi. Hz. Ali'ye uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimadın gitmesine mani olmamıştır.
Namazda Okunan Sureler Ve Anlamları
FATİHA SURESİ
* Eûzü billâhi mineşşeytânir racîym Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* El-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn.
* Er'Rahmânir-Rahiym.
* Mâliki Yevmiddiyn
* Iyyâake-nâbüdü ve iyyâakenesteiyn
* İhdinassırâtal-müstekıym
* Sıraatalleziyne-en'amte aleyhim
* Gayril mağdubi aleyhim ve leddâlliyn * Amin.
Anlamı:
Hamd (övmek, övülmek); O, âlemlerin Rabbi, O Rahmân, Rahîm, O, âhiret gününün mâliki Allâh'ın (hakkı) dır. O'na mahsustur. İlâhi! Yalnız Sana ibâdet ve kulluk ederiz, sade Sen'den yardım dileriz. Bizi doğru yola hidâyet eyle. Kendilerine bol bol nîmet verdiğin bahtiyarların yoluna, ki onlar ne azıp sapmış, ne de gazabına uğramışlardır. (Duâmızı kabul eyle Allâh'ım!)
AYETU'L-KURSİ
Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.
Anlamı:
Allâh, O Allâh'dır. O yegâne hak mâbuddur ki O'ndan başka İlâh yok, yalnız O; daima yaşayan, duran, tutan, her an bütün hilkat üzerinde hâkim, Hayy ü Kayyum ancak O'dur. Ne gaflet basar O'nu, ne uyku. Göklerde, yerde ne varsa hepsi O'nundur.
Kimin haddine ki izni olmaksızın O'nun yanında şefaat edebilsin? Allah yarattıklarının işlediklerini, işleyenlerini, geçmişlerini, geleceklerini bilir. Onlar ise O'nun bildiklerinden yalnız dilediği kadarını kavrayabilir; başka bir şey bilemezler. O'nun kürsüsü, ilmi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır ve bunların koruyuculuğu, bunları görüp gözetmek kendisine bir ağırlık da vermez.
O, öyle Ulu, öyle büyük ve yücedir…
FİL SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Elem tera keyfe feale rabbüke bi eshaabil fiyl
* Elem yec'al keydehüm fii tadliyl
* Ve ersele aley him tayran ebâabiyl
* Termiyhim bi hıcâaratim min sicciyl
* Fecealehüm Ke asfim me'küül
Anlamı:
Görmedin mi, nasıl etti Rabbın Fil sahiplerine? Fendlerini, tedbirlerini (kötü düşüncelerini) bozup büsbütün perişan kılmadı mı? Üzerlerine sert taşlarla atış eden, sürü sürü kuşlar saldı da, hemen onları bir yenik hasıl (güve yiyip tanesiz kalmış ekin yaprağı, saman) gibi kılıverdi.
KUREYŞ SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Li iylâafi kurayşin
* İlâafihim rihleteş şitâaaai vessayf
* Fel ya'büdüü rabbehâazel beyt
* Ellezii et 'amehüm min cuuın ve âmene hüm min havf
Anlamı:
Kureyş'in birbirleriyle veya başkalariyle andlaşması, anlaşması için; hele yaz ve kış seferlerine (faydalandıkları) andlaşması için, onlar (Kureyş) bundan böyle bu evin (Kâbe'nin) sahibine (Allâh'a) ibâdet etsinler; - O (sahip) ki, onları büyük bir açlıktan kurtardı ve müthiş bir korkudan emin kıldı
MAUN SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Eraeytellezi yükezzibi biddiyn
* Fezâalikellezi yedü'ul yetiym
* Velâa yehuddu alâa ta'aamil miskiyn
* Feveylül lil musalliyn
* Elleziyne hüm an salâatihim sâahüün
* Elleziyne hüm an yüraa üüne
* Ve yemneuunel mâauun
Anlamı:
Gördün mü o, dîne (ceza gününe ve âhirete) inanmayanı? İşte hak dîne ve ceza gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çâresizin ve yoksulun yiyeceğine dair teşvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de başkalarının doyurması için kayırır. Vay o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarını gereği gibi ciddî bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteriş için yaparlar ve yardımlığı sakınırlar (kimseye bir damla şey vermek istemezler.)
KEVSER SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* İnnâa e'taynâakel kevser
* Fesalli li rabbike ven har
* İnne şâanieke hüvel ebter
Anlamı:
Biz verdik sana (Yâ Muhammed) hakikatte Kevser. Sen de Rabbın için namaz kıl ve kurban da kesiver. Doğrusu, asıl ebter sana buğz eden (hınç besleyen, diş bileyen) in kendisidir.
KAFİRUN SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Kul yâa eyyühel kâafiruun
* Lâa e'büdü mâa tebüdüün
* Velâa entüm aabidüüne mâa a'büd
* Velâa ene aabidüm mâa abed-tüm
* Velâa entüm aabidüüne mâa e'büd
* Leküm diynüküm veliye diyn
Anlamı:
De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim Mabudum (Allah)'a. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcı değilsiniz benim ibâdet ettiğim (Allah)'a. Size dîniniz, bana da dînim.
NASR SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* İzâa câaaae nasrullaahi vel fethu
* Ve raeytennâase yedhu-lüüne fii diynillahi efvâacâa
* Fesebbih bihamdi rabbike vesteğfirhü innehüü kâane tevvaâbâa
Anlamı:
Allâh'ın (vaad eylediği) yardımı geldiği ve zafer kazanıldığı (Mekke'nin fethi ile İslâm'a fütûhat kapılarının açıldığı); ve insanların fevç fevç, küme küme Allâh'ın dînine girdiklerini gördüğün zaman artık Rabbını överek şanını yücelt ve Allâh'tan mağfiret iste. Çünkü O, tövbe ile kendisine dönenleri kabul eder.
TEBBET SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Tebbet yedâaa ebiylehebivve tebbe
* Mâa ağnâa anhü mâalü-hüü ve mâa keseb
* Se yaslâa nâaran zâate leheb
* Vemraetühüü hammâatel hatab
* Fii ciydihâa hablüm mim mesed
Anlamı:
Ebû Leheb'in iki eli kurudu, kendisi de (helâk oldu!). Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak. Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da
İHLAS SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Kul hüvellâahü ehad * Ellâahüs samed
* Lem yelid ve lem yüüled
* Velem yeküllehüü küfüven ehad
Anlamı:
De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin merciidir, her şey kendisine muhtâc olan Şanlı, Uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O'na hiçbir şey denk de olmadı.
FELAK SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Kul euuzü birabbil felak * Min şerri maa halak
* Ve min şerri ğaasikın izâa vekab * Ve min şerrin neffâasati fil 'ukad
* Ve min şerri haasidin izâa hased
Anlamı:
De ki: Yaratılmışların şerrinden, karanlık çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden ve haset edenin, içindeki hasedini dışarıya vurduğu vakit, şerrinden; şafak aydınlığının Rabbine (Allâh'a) sığınırım.
NAS SURESİ
* Bismil -lâ-hir- Rahmân-ir'Rahıym
* Kul euuzü birabbinâas * Melikinnâas * İlâahinnâas
* Min şerril vesvâasil hannâas
* Ellezii yüvesvisü fii sudüürinnâas
* Minel cinneti vennâas
Anlamı:
"De ki: Sığınırım Rabb'ına nâsın. Melikine nâsın. İlâhına nâsın; şerrinden o sinsi vesvâsın. Ki, fiskos eder sinelerinde (1) nâsın; gerek cinden (olsun o sinsi) gerekse insandan."
SÜBHANEKE
Sübhaanekellahümme Ve bihamdik Ve tebâara kesmük Ve teaalâaa ceddük (Ve celle senâük * ) Ve lâailahe gayrük
Anlamı:
Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.
NOT: Parantez içindeki "Ve celle senâük" cümlesi cenaze namazında okunur.
ETTEHİYYÂTÜ
Ettehıyyâatü lillahi vessalevâatü vettayibâatü esselâmüaleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâatühüü esselâamü aleynâa ve alâa ıbâadillâhis salihıyn Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasüülüh
Anlamı:
Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.
Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun.
Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir.
ALLÂHÜME SALLİ
Allahümme salli alâa Muhammedi ve alâa âali Muhammedin kemâa salleyte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibrahiyme inneke hamiydüm meciyd
Anlamı:
Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin
ALLÂHÜMME BARİK
Allahümme barik alâa Muhammedi ve alâa âali Muhammedin kemâa barekte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibrahiyme inneke hamiydüm meciyd
Anlamı:
Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.
RABBENÂ ÂTİNA
Rabbenâa âatina fiddünyâa hasenetev ve fil âahirati hasenetev ve kınâa azâabennâar
Anlamı:
Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.
RABBENÂĞFİRLİ
Rabbenağfirlii ve livâa lideyye ve lil mü'miniyne yevme yekuumül hisâab
Anlamı:
Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.
KUNUT DUALARI- 1
Allahümme innâ nesteînüke ve nestagfirüke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehü neşkürukeve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.
Anlamı:
Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız.
KUNUT DUALARI – 2
Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık.
Anlamı:
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır.
ÂMENTÜ
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
Anlamı:
Allah'a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah'ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.
KÖtÜ DavraniŞlardan KaÇinalim
1. DİNİMİZİN SAKINMAMIZI İSTEDİĞİ BAZI KÖTÜ DAVRANIŞLAR
1.1 Yalan Söylemek ve Hile Yapmak
Dinimiz kişiye ve topluma zararlı olan tutum ve davranışlara elbette izin vermez. Allah, insanları yalandan kaçınmaya ve doğru olmaya çağırır. Nitekim Kuran'da şöyle buyrulmaktadır: ''... Yalan sözden kaçının!'' , ''...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!'' 2 Yüce Allah, doğruluğu, adaletle hükmetmeyi, yalan ve hileden uzak durmayı herkesten istemektedir.
Peygamberimiz de doğruluğa sarılmayı emretmektedir .0, doğruluğun iyiliğe, iyiliğin de cennete; yalanın kötülüğe, kötülüğün ise, cennetten mahrum edeceğini bildirmiştir.3 Bu demektir ki, insan, yalan söylemeyi alışkanlık haline getirirse, kötülüklere yakın olur. Bunun sonunda da cezalandırılır. Aklını kullanan herkes, yalan ve hilenin ne kadar kötü olduğunu bilir. Ancak, aklını iyi kullanamayanlar, yalan ve hile ile elde ettikleri geçici yararları kar zannederler, halbuki, onlar zarar etmişlerdir.
1.2 Gıybet ve İftira
Gıybet, bir kimsenin yüzüne karşı söylendiğinde üzüleceği eksiklerini ve hatalarını arkasından konuşmaktır. Dinimizde, başkalarının gıybetini yapmak kusurunu aramak yasaklanmıştır. Bu konuda Yüce Allah, Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
...Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından çekiştirmesin...''1 iftira ise, kelime anlamıyla bir kimseyi yapmadığı bir kötülükle suçlamak demek
tir. iftira etmek ahlaksızlıktır. 0, ne insanlığa, ne de Müslümanlığa sığar. iftira edenler zulme yol açar, kötülüğe alet olurlar. iftira etmek, aynı zamanda, kul hakkı almaktır, Kul hakkı alanlar, başkalarının "ahını alırlar. Onlar da mutlaka karşılığını görürler.
1.3 Hırsızlık
Hırsızlık, sözlükte "kendine ait olmayan bir şeyi çalıp, kendine mal etme işi" di ye tanımlanmaktadır. İslamiyet, her ne şekilde olursa olsun, bir kimsenin başkasına ait mala el uzatmasını yasaklamıştır. Bu bakımdan, hırsızlık, çalıp-çarpma, gasp, haksız kazanç, rüşvet, hileli kazanç, eksik tartı ve ölçü hepsi haramdır. Başkalarının kapılarını dinlemek, evlerinin içini gözetlemek de göz ve kulak hırsızlığıdır. Öğrencilerin kopya çekmesi de haksız kazançtır, bir başka çeşit hırsızlıktır. Kopya şahsiyeti zedeler, kişinin kendine güvenini yitirmesine yol açar.
1.4. Kıskançlık
Kıskançlık yani haset, bir arkadaşımızın veya başkalarının başarılarını çekememektir. Onların yaptıkları, başardıkları işler karşısında eziklik duymaktır. Başkalarının üstünlüklerini çekememek, kötü bir huydur, ruhsal bozukluktur. çoğu kıskanç kişiler, bazen çılgınca işler de yapabilirler. Kıskançlık, onları saldırgan yapar. Yahut kıskandığı kişiye akıl almaz zararlar vermesine yol açar. Ama sonunda yine de kıskanç olan kişinin kendisi zarar görür. Kuran’ı kerim, kıskançlığı reddederken, aç gözlülükten korunmuş kimselerin gerçek mutluluğa ulaşacaklarını bildirir. 2
Başkalarını kıskanmamalı, onlara imrenmeliyiz. imrenmek, onların iyi hallerine özenmek demektir. imrenilecek insanları da takdir etmek gerekir. Ahlak açısından buna "gıpta etmek" denir. Peygamberimiz de bunu teşvik etmiştir. insan gıpta ederek yükselebilir.
1.5. Alay Etmek
İstihza yani alay etmek, bir insanı hor görmedir yahut bir insanla söz, yazı veya hareketle eğlenme, onu aşağılama demektir .Alay etmek, İslam hoş görmediği davranışlardandır. Alay etmek de ruhsal bir rahatsızlıktır. Yalancılık gibi, kıskançlık gibi alay etmek de insanı içten içe çökertir. Alay ettiği kişilerin düşmanlığını çeker. Herkes ondan uzak durmak ister. insan kendini büyük görmezse, alay etme alış kanlığından kurtulabilir. Bunun gibi insan kişiliğine saygı duyarsa, yine bu hastalık tan kurtulabilir .
1.6. Büyüklenmek (Kibir)
Kibir, kelime olarak büyüklük, büyük olma, kibirlenme, büyüklük taslama ve kendini başkalarından üstün tutma gibi anlamlara gelir. Kibir, İslam'da kötü huyların başında gelir. Tehlikeli bir davranış olan kibir, insanlar arasında kin doğurur. Toplum sal uyuşma ve kaynaşmayı baltalar, dostların gönüllerine nefret sokar. Zira kibirli in san, kendisi için sevip istediğini öteki Müslümanlar için istemez. Kibirde benlik iddi ası bulunduğundan böyle birisi alçak gönüllü olamaz. Bundan dolayı kibiri ve kibirli insanı hiçbir din hoş görmez. Büyüklenen, böbürlenen kişi, hem çevresinde hem de
toplumda sevilmez. Çünkü böyle bir kişi, herkese tepeden bakar. Kendi dışındaki in sanları hakir görür. Hep kırıcı ve yıkıcı bir tavır içinde olur.
insanlar arasında büyüklenen, böbürlenen kişileri Yüce Allah, şu şekilde uyar maktadır. "...Yeryüzünde böbürlenerek yürüme..." 1 Yine Kuran'da Allah, "...0 (Allah) büyüklük taslayanları asla sevmez." 2 buyurarak, kibirlileri sevmediğini belirtmektedir .
1.7. Kötü Zanda Bulunmak
insanlar, kusursuz değildir. Bazen en yakın dostumuz bile, bize karşı kırıcı ve incitici davranışlarda bulunabilir. Ancak bu gibi olayları büyütüp o dostumuz hakkın da kötü zanda bulunmamız, dostluk bağlarını koparabilir. Bu doğru bir davranış değildir. Yüce Allah, değil kötü zan, hatta zandan bile kaçınmak gerektiğini Kuranıkerim’de şöyle belirtmiştir; "Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin." 3 Burada kaçınmamız istenen zan, kötü zandır. Ancak iyi zanda bulunmak gerekir. Aksi halde Allah'ın sevmediği davranışı yapmış oluruz.
Gerçek mümin, kendisine karşı yapılan her kırıcı ve incitici davranışlara karşı kötü zanda bulunmamalıdır. Mümin dostlarını hemen terk etmemelidir. Çünkü dost kazanmak zor; ama kaybetmek kolaydır.
1.8. Başkalarının Özel Hayatını Araştırmak
İslam, Özel hayatın gizliliğine saygı duyar. Onun açığa vurulmasına karşı çıkar. Özel hayatın gizliliğinin korunmasından yanadır. Nitekim Kuran’da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız. Orada kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size "Geri dönün!" denilirse hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha temiz bir davranıştır. Allah yaptığınızı bilir." 4
1.9. Anne, Baba ve Büyüklere Saygısızlık Dinimiz, Allah'a kulluktan sonra, en önemli görevin ana ve babaya iyi davranmak olduğunu bildirir. Bu hususta Kuranıkerim’de şöyle buyrulmaktadır: "...Onlara "öf" bile deme..." 5 Bundan dolayı onlara iyi davranmalı, istedikleri her şeyi yapmalıyız. Onların gönüllerini kırmamalı, onları hoşnut etmek için özen göstermeliyiz. Ellerini öpüp hayır dualarını almalıyız. Bu bize, büyük bir manevi destek verir.
Annemiz, babamız, öğretmenlerimiz gibi büyüklerimiz, bizim hayata daha iyi ha zırlanmamız için bize yol gösterirler, örnek olurlar. Bize iyi, dürüst olmayı öğretirler. Kötülere ve kötülüklere karşı bizi hep uyarırlar. Bütün bunlardan dolayı onlara saygı duyarız.
2. DİNİMİZİN SAKINMAMIZI İSTEDİĞİ KÖTÜ ALIŞKANLIKLAR
2.1. Alkollü İçki İçmek
Alkolün bedende yaptığı yol açtığı çok çeşitli hastalıklardan başka, ruhsal bir takım zararları da vardır. Onun ruhi zararları daha çok, zihin, dikkat, bilinç ve irade üzerinde görülür. Ayrıca ümitsizlik ve karamsarlık doğurur. Trafik kazaları, cinayetler, aile kavgaları ve hukuka aykırı her çeşit eylemde alkolün etkisi görülür. Ayrıca ruh ve akıl hastalıklarında da alkolün etkisi unutulmamalıdır.
Bireysel ve toplumsal zararlara yol açan alkollü içkiyi dinimiz de açık hükümlerle yasaklamıştır. Kuran’da içkinin yasaklanması aşama aşama gerçekleşmiştir. En sonunda Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar! içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi olan pisliklerdir. Bunlardan sakının ki kurtuluşa eresiniz." 1 İslam içkiyi yasaklamakla akla önem vermiştir. Çünkü alkol, aklı baştan alır. Aklın kontrolünü kaybetmesine yol açar .
2.2. Uyuşturucu Kullanmak
Uyuşturucu alışkanlığı, bir hastalıktır. Bu kötü alışkanlık ve hastalığın nedenleri de çeşitlidir. Bunlar arasında insanın zaafları, sorumluluktan kaçışı, eğitimsizlik sayılabilir. Ayrıca, insanların birbirini olumsuz yönde etkilemeleri ve kötü çevre şartları, Lükse ve gösterişe dayalı yapay hayatın verdiği tatminsizlik, manevi boşluk, ide al yoksunluğu, fakirlik ve yalnızlığın verdiği çaresizlik gibi hususlar da bu hastalığın nedenleri arasında gösterilebilir .
İslam, aynen içkiyi yasakladığı gibi uyuşturucu madde kullanımını da kesin bir ifadeyle yasaklamıştır. Zira, Kuran’da geçen içki yasağı, sarhoşluk veren, insanın akli ve ruhi dengesini bozan bütün katı ve SIVI maddeleri kapsar .Nitekim beden ve ruh sağlığını bozduğu, sarhoşluk ve uyuşukluk verdiği için uyuşturucular da dinimizce yasaklanmıştır.
2.3. Kumar Oynamak
Dinimizin bizden sakınmamızı, uzak durmamızı istediği alışkanlıklardan birisi de kumardır. Nitekim alkollü içki konusunda metnini verdiğimiz ayette Yüce Allah, kumarın ve falcılığın da yasak olduğunu belirtmiştir.
İslam, kumarın herhangi bir şeklini belirtmemiştir. Bunu yaparken onun anlamını ve doğuracağı sonuçları göz önüne alarak yasaklamıştır. Şekli ve metodu ne olursa olsun, kumar, haramdır.
3. KÖTÜ ALIŞKANLIKLAR NASIL BAŞLIYOR?
Bugün yapılan pek çok araştırmada kötü alışkanlıkların, nedenleri üzerine önemli bulgular elde edilmektedir. Buna göre merak, en başta gelen nedenlerdendir. Sonra kötü alışkanlık edinmiş kişilerle kurulan arkadaşlıklar gelmektedir. Bunlardan başka, can sıkıntısı, stres, ailedeki huzursuzluklar gibi gerekçeler bu kötü alışkanlıklara sürüklemektedir.
4. KÖTÜ ALIŞKANLIK VE DAVRANIŞLARDAN NASIL KORUNALIM?
Önce kötülüğün zarar verdiğinin bilincine ermeliyiz. Bu bilinç ile bunlara başlama ve alışma nedenlerinden uzak durmalıyız. Bunun için merak ile de olsa dinimizce yasaklanan davranışları yapmamız gerekir. Olabildiğince bu alışkanlık ve davranışlardan uzak duran kişilerle arkadaşlık kurmalıyız. Ayrıca bunların yapıldığı, kötülüklerin yeşerdiği ortamlardan uzak durmalıyız. Özellikle hem kendimizin hem de dost ve yakınlarımızın böyle ortamlara girip çıkmalarının önüne geçmeliyiz
5. KÖTÜ DAVRANIŞLAR KARŞISINDA DUYARSIZ KALMAYALIM
Her insan, içinde yaşadığı toplumun üyesidir. Her birey, üyesi olduğu toplumun yerleşik düzenine uymalıdır. Unutmamalıyız ki toplum dışındaki insan tek başına ne yaşayabilir, ne de medeniyet kurabilir. Bundan dolayı ailenin, okulun, çarşının ve çevremizdeki her şeyin dirliğine, düzenine sahip çıkmalıyız, onları korumalıyız. Onları bozanlardan olmamalıyız. Hatta bu da yetmez; medeni cesaret sahibi olmalıyız. Kötü davranışların sahiplerini uyarmalıyız. Peygamberimiz de kötü davranış karşısında bir Müslüman’ın nasıl davranacağını şöyle dile getirmektedir: ''içinizden her kim, çirkin bir davranış veya hoş olmayan bir şey gördüğünde, onu eliyle değiştir sin. Bunu eliyle değiştirmeye gücü yoksa, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmiyorsa, gönlünde o şeye veya harekete buğzetsin (tepkisini canlı tutsun)...'' Böylece peygamberimiz, kötü davranışlar karşısında suskun kalmamamız gerektiğini açıkça belirtmektedir. Bu tutum, ayrıca sorumlu bir vatandaş davranışıdır.
6. BAŞKALARINA ZARAR VERMEK KUL HAKKI YEMEKTİR
Biz kendimize nasıl zarar verilmesini istemiyorsak, başkalarına da zarar vermemeliyiz. İslam dini, insan haklarına saygılı olunmasını emreder. Bunu yaparken, haksızlık yapmayı da yasaklamıştır. Kul hakkı kavramı ile ifade edilen, başkalarının hak ve hukukuna saygı, Kuranın ve hadislerin üzerinde durduğu hususlardandır.
Birinin işini engellemek, aleyhinde konuşmak; malını çalmak kul hakkı tanımamaktır. Bunun gibi güçlünün zayıfı ezmesi ve başkasına iftira atması da böyledir. Bunların yanında gözün gördüğü ve canın çektiği bir yiyecekten göreni faydalandır Mamak da, kul hakkına saygısızlıktır.
Bunlardan başka devletin malını çalmak veya yemek, milyonlarca vatandaşın hakkını yemektir. Aldığı ücretin, maaşın karşılığı kadar çalışmamak da kul hakkı yemektir .Haksız kazanç sağlamak, topluma ait şeylerden çalmak, insanlara zarar vermektir, yani kul hakkı yemektir.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
Namaz Çeşitleri
Namazlar başlıca üç çeşittir:
1) Farz namazlar,
2) Vacib namazlar,
3) Nâfile namazlar.
A- Farz Namazlar:
Bunlar beş vakit namaz ile Cuma ve cenaze namazıdır.